Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

ANTİK YUNAN TİYATROSU

Batı tiyatrosunun başlangıcı, Balkanlar'a göç eden Yunan kabilelerin kurmuş olduğu Yunan şehir devletlerine dayanır. Bu şehir devletleri içinde gelişen Yunan Medeniyetinin bir ürünü olarak Yunan Tiyatrosu, Batı (Avrupa) Tiyatrosunun da temelini oluşturur. Eski Yunancada izleyici yeri (Theatron) anlamına gelen tiyatro, zamanla drama sanatı anlamında kullanılmaya başlandığı gibi, tiyatro yapıları ile tiyatro toplulukları anlamında da kullanılmıştır.

Yunan tiyatrosunun başlangıcı ise Dionysos ayinlerine uzanır. MÖ 7. yüzyılda Dionysos şerefine yapılan gösteriler giderek hem edebi, hem de dini bir tür olarak gelişti. Bu ayinlerden özerkleşerek bir sanat türü haline gelen tiyatro, dinsel ya da pratik ölçütlerle değil, estetik ölçütlerle değerlendirilen bir oyuna dönüştü. Yunan toplumunda tiyatronun öncüsü, şarap, bereket ve bitkiler tanrısı Dionysos’u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği Dithyrambos şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Bir korobaşı tarafından yönetilen, satir kılığına girmiş koro elamanları raks eder ve ilahiler söylerlerdi. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, oyunlarına koroyla diyaloga giren bir aktör aldı. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyordu. MÖ 480’de, Aiskhylos’la, ikinci bir oyuncu ortaya çıktı. Yunan resim ve yontu sanatlarında üçüncü boyutun ortaya çıktığı yıllarda, MÖ 470’de ise, Sofokles oyunlarında üçüncü oyuncuya da rol verdi.

Dram sanatı Atina’da MÖ 5. yüzyılda tiran Peisistratos’un 534’de düzenlediği ilk dram yarışmasından sonra gelişti. Şefleri Silenos tarafından yönetilen ve mitolojiyle kaba güldürü danslarının birbirine karıştığı trajediler, komediler ve dramlar temsil edilirdi. MÖ 534’te Atina’daki ilk tiyatro şenliğinde, Thespis’in bir tragedyası ödül kazandı. Bu tarihten sonrada tragedyalar Dionysos şenliklerinin bir parçası olarak gelenekselleşti.

 

Tiyatronun Tanrısı Dionysos

O zamanki insanlar tanrıların son derece gerçek, doğa ve insan ilişkisi yönünden sorumlu olduklarına inanırlardı. Yalnızca onlar insanüstü, kutsal ve ölümsüzdüler. Olympos üzerinde yaşar, insanları oyuncak kabul ederlerdi. Atina’da dramaların doğduğu dönemde hasat zamanında belli bir tanrı övülmektedir. Bir açıdan hikâyenin başkarakteri Dionysos’tur.

Kimdir bu Dionysos ve neden tiyatronun tanrısı olarak kabul ediliyordu? Tabii ki mitolojik bir üründü, toplumun bilinçaltının diliydi. Toplum, efsaneleri yaratır ve efsaneler Zeus’un ölümlü bir kadın olan Semele ile yattığını ve Dionysos’un doğduğunu anlatır. Ama Semele Tanrı’nın çocuğunu karnında taşıyamamış ve Zeus Dionysos’u kalçasına yerleştirmiş, böylece Dionysos iki kere doğmuştur, anlamı iki kez doğandır. Tanrıydı ancak ölümlü bir kadından doğmuştu. Diğer bütün tanrılardan farklı, insanlardan ve tanrılardan zulüm görmüştü. Korku salan hiddetli bir tanrıydı. Hem korku salan, hem de mükemmel, iki kez doğmanın iki hayaline sahipti. Verimliliği o sağlardı, boğayı simgelerdi. Deliliği o getirirdi. Verim, şehvet ve seks tanrısı, devrimci ve anarşistti. Kıyafet değiştirme tanrısıydı. Her şeyi olduğundan farklı görürdü, ancak Dionysos bireylere kendini doğrudan gösterebilirdi ve ona tapanlara sahip çıkardı. Ekstasi denilen duruma getirmekten zevk duyardı. Ona tapanların içinde kadınlar çoğunluktaydı. Korku verici ve özgürlükçüydü. Kış ortasında kadınlar dağlara giderek Dionysos ayinleri yaparlardı. Süslenmiş ve kutsanmış genç bir boğa kurban edilir, eti bir törenle köylülere dağıtılırdı. Dionysos ayinleri tiyatronun kökenidir.

 

Tiyatronun Anası Mitos

Tiyatroda öykünün kökeni mitostur (efsane – söylence). Eski Yunan tragedyasının içeriğini, ana konusunu ve tematiğini mitos oluşturur. Aristoteles, mitosu “tragedyanın kaynağı ve ruhu” olarak nitelemiştir. Dramatik olayların ana nedeni eylem, mitosa dayanır. (Eski Yunancada söz, anlatı, öykü anlamına gelen mitosun, Latince karşılığı ise yine söz, anlatı anlamında fabula’dan gelen fabel’dır. Söyleşme anlamına gelen diyalog (dialogos), monologa (tekil konuşma) karşıt, iki (duolog) ya da daha çok kişi (polylog) arasında geçen karşılıklı konuşmadır. Oyun dilinin temel var olma biçimi olan diyalog, eylemi taşır, oyunda eylemin gelişmesi ile oyun kişilerinin biçimlenmesi, oyun yapısının sözel kuruluşu, diyalog aracılığıyla gerçekleştirilir. Oyunda eylem, diyaloglu eylemdir. Söz eylenir, eylem sözelleşir, bu da oyun kişileri aracılığıyla yer alır. Dolayısıyla, oyunda eylem, oyun kişisi ve diyalog arasında ayrılmaz bir birlik vardır.

Aristoteles’e göre, ozanın ödevi, “gerçekten olan şeyi değil, tersine, olabilir olan şeyi, yani olasılık ve zorunluluk yasalarına göre mümkün olan şeyi dile getirmektir”, yani ozan, olan ile olması gereken, gerçeklik ile ideal arasındaki ilişkiyi (trajik durumu) ortaya koymak durumundadır. İşte trajik çatışma (trajik olan), tarihte bu zorunlu postula ile pratikte onu gerçekleştirmenin olanaksızlığı arasında yatar. Çünkü insanın toplumsal yasalara egemen olması, dolayısıyla kendini gerçekleştirmesi, bu yasaların bilgisine varmak ve onları kendi erek ve idealleri doğrultusunda değiştirmekle olanaklıdır. İşte Eski Yunan’da, tanrısal düzenden, ilkel komünal toplumdan, mitostan dünyasal düzene, sınıflı köleci topluma, logos’a geçişle birlikte nasıl felsefe başlamışsa (“Felsefe şaşırmakla başlar” Aristoteles), tragedya da öyle başlamıştır. Tanrısal gücün yerini paranın gücü, tanrısal düzenin yerini sınıfsal –toplumsal düzen almaya başladıkça, söylencelerde içerili tanrısal yasalar ile toplumdaki yeni yasalar, töreler arasındaki çatışma da su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Buysa insanoğlunu (trajik kahramanı) kendi konumu dışına çıkarak evreni (doğa ve toplumu) daha çok tanıma ve bilmeye yöneltmiş, evreni bildikçe acı çekmiş (“İnsan acı çekerek öğrenir” Sophokles), bilemedikçe bu durum onda evrensel varoluş karşısında korku yaratmıştır (“Tragedya acıma ve korku duyguları uyandırır” Aristoteles).

 

Antik Yunan’da Tiyatro Düşüncesi

Antik Yunan Uygarlığının M.Ö. V. ve IV. Yüzyıllarını kapsayan Klasik Çağ, sanat ve kültür açısından en parlak dönem olmuştur. Tragedya ve komedya türünde en büyük yapıtların yazılması bu döneme rastlar. Sanatın her dalında görülen gelişme, Pers savaşlarından sonra Atina devletinin güçlenmesinin ve zenginleşmesinin sonucudur. Yapı, yontu, resim sanatlarında, yazında, tiyatroda bugüne dek önemini koruyan başyapıtlar verildi. Atina, kültür ve sanat alanındaki üstünlüğü ile Yunan uygarlığının kültür merkezi olmaya hak kazandı.

Atina’da tragedya ve komedyanın böylesine olağanüstü atılım yapmasının bir nedeni de toplumda birbirinden farklı, hatta birbiri ile çelişen değer yargılarının bir arada bulunmasıdır. Tiyatro sanatına özgü olan ve karşıtların çatışmasından doğan hareket bu toplumsal çelişkilerden hız almıştır. Bu toplumsal çelişki, Yunan toplumunun feodal düzenden demokratik döneme geçmesi ile açıklanmaktadır. Antik Yunan’da Krallık döneminden başlayarak halkın haklarını koruyan yasalar çıkarılmış, giderek özgür vatandaşların, yönetimde oy hakkına sahip olmaları sağlanmıştı. Bununla beraber, nüfusunun büyük bir bölümü, vatandaşlık hakları olmayan kölelerden ve kadınlardan oluşan, ayrıca kırsal kesimde oturanların oy vermek için kolayca başkente gidemedikleri Atina’da, yönetime katılma hakkı, sınırlı bir kentli vatandaş topluluğunun elinde bulunuyordu. Bu uygulama ülkeyi yönetmek için seçilenler çoğunlukla soylu ailelerden gelme, demokratik eğilimli kişilerdi. Uygulamadaki bu sınırlama içinde Atina’da demokratik bir yönetim gerçekleşmişti. Bu yönetimde soylular kadar, ticaret ve zanaatla uğraşan vatandaşlar da söz sahibi olmuştu. Öte yandan, giderek zenginleşen kent orta sınıfının, liberal eğilimine karşın toplumda soylu sınıfın geleneksel değer yargıları yaşatılmaktaydı. İşte biçimsel olarak demokratik olan, fakat eski çağların inançlarını ve ahlak ölçülerini de bir ölçüde yaşatan toplumun iç çelişkisi, tragedyaların çatışan güçlerini oluşturmuş, trajik olan, bu dengeli karşıtlıktan doğmuştur. Klasik dönem sanatının, bir yandan doğalcı sayılabilecek kadar gerçekçi, bir yandan kesin kurallar uygulayacak kadar biçimci olmasının nedeni aynı çelişkili durumdur. Kısacası, Antik Yunan tiyatro düşüncesi, çağın tiyatrosu, sanatı, felsefesi ve toplum yaşamı ile bir bütün oluşturur ve tiyatro düşüncesinin evrimi içersinde ilk önemli aşamadır.

M.Ö. 5. yüzyılda Atina’da Perikles yönetiminde Yunanistan’da oyun yazarları belirmeye başladı. Bunlar toplum tarafından onurlandırıyor ve toplumla ilgili konularda yazıyorlardı. Kendi kişiliklerini vurguluyorlardı. Bireycilik hareketi Yunan sanatında da görülmekteydi. Kabile gruplarından bireysel sembollere dönülmekteydi. Eski donuk tek tip heykeller yerini son derece kişilikli portrelere bırakmıştı. İnsanda düşünceye ve mantığa aykırı düşen bazı güçler olduğuna inanılıyordu ve Yunan tiyatrosu bu insanların kaderindeki mantıksızlığa son verdi.

Yunanlılar mantıkla açıklanamayan şeylerin başka türlü açıklanması gerektiğine inanıyordu. Tiyatroda, hayatta olmanın özü incelendi. Yunanlılar insan hakkındaki gerçekleri biliyor gibi davranıyorlardı ancak soru sorma cesaretini gösteriyorlardı. Bu sorular oyun yazarları tarafından cevaplanıyordu. İnsanın kadere, tanrılara ve bilinmeyene karşı olan çelişkisini Dionysos temsil ediyordu; yarı insan, yarı tanrı. Zıtlıkların bir arada bulunması dram için en iyi kaynaktı. Rahibin yerini oyun yazarı alıyordu. Esrarlı geçmiş, bilinmeyen gelecek ele alınıyordu. M.Ö. 5. yüzyılda en büyük festival, yenilenmenin ve yeniden doğuşun geleneksel mevsiminde yapıldı. O zamana kadar Koroneia olarak bilinen şehrin adı Dionysos kenti olarak değiştirildi. Tören, Dionysos heykelinin Akropolis’in yamacındaki tapınaktan alınıp, arabaya yüklenmesiyle başladı. Dionysos’un Atina’ya gelişi sembolik olarak yapıldı ve heykeli tapınağa değil tiyatroya yerleştirildi. Böylece tiyatro kutsal oldu.

Yunan tiyatrosunun en önemli özelliği akustiğidir. Araştırmacılar aktörün durduğu yeri tartışmaktadır, ama onlar en güçlü hâkimiyet kurabilecekleri yerde durmaktaydılar, yani orkestranın merkezinde. Bu noktadan konuşunca hiçbir yardımcı aletin kullanılması gerekmiyordu. Yunanlıların böylesine kusursuz akustiğe sahip tiyatro yapmaları iletişime inandıklarından kaynaklanmaktadır. Fikir alışverişinde bulunuyor, konuşmak ve dinlemek istiyorlardı. Yunanlıların altın çağında tiyatro çalışmalarının yoğun ve muhteşem patlamasını görüyoruz ve bu, tiyatronun başlangıcı sayılır. Bakkhaların yazarı, ihtilalci, tanrıtanımaz, anarşist Euripides. Üç büyük trajik oyun yazarının en genci ve en öfkelisi. Hayatının son dönemlerine kadar başarı kazanamamıştı ana yine de mantığa ters düşen 5.yüzyıl Atina’sının amaçlarını aydınlatan bu adam, sürgünde son oyununu yazmıştır. Belki de o zamandan günümüze kalan Bakkhalar oyunu bildiğimiz en dindar oyundur. Bu oyun M.Ö. 406 yılında yazarın ölümünden sonra sahnelendi ve hayatta olmayan yazara ödül kazandırdı.

 

Aristoteles ve Poetika

Sanat hakkındaki görüşlerini bir bütün içinde sunan ilk düşünür, Aristoteles (M.Ö. 384 – 322) olmuştur. Onun, şiir sanatı ile ilgili kuramlarını içeren eserinin adı “Poetika”dır. Poetika’da, çeşitli sanatlar, belli başlı özellikleri bakımından karşılaştırılmış, en çok da tragedya sanatı ve bu sanatın destandan farklılıkları üzerinde durulmuştur.

Poetika, tiyatro sanatı üzerinde yazılmış olan eserlerin en önemlilerinden biridir. Aristoteles tragedya sanatı hakkındaki görüşleri ile kendinden sonra gelen kuramcıları etkilemiştir. Antik Roma, Ortaçağ, Rönesans ve Akıl Çağı eleştirmenleri, Aristoteles’in önerilerini tartışmasız kabul etmişler, çabalarını, onu daha iyi anlayıp yorumlamaya yöneltmişlerdir. On sekizinci yüzyıldan başlayarak Aristoteles kuramlarına, farklı yorumlar getirildiği görülür. Yirminci yüzyılın öncü akımlarında Poetika’nın önerdiği biçimlerin dışında kalan anlatım yolları denenmişse de, Aristoteles’in önerilerine ilk olarak açıkça karşı çıkan akım Epik tiyatro akımı olmuştur. Bu karşı çıkış bile Poetika’yı tümü ile yıpratmamış, Poetika’da önerilen görüşlerin, yeniden ele alınıp tartışılmasına yol açmıştır.

Poetika’da belirlenen sanat tanımı Antik Yunan klasik sanatının ayırıcı özelliklerini dile getirir. Bu özelliklerden biri, evrensellikle çelişmeyen bir gerçekçilik anlayışıdır. Bu gerçekçilik anlayışı, görünene tıpatıp benzetmeyi de, simgesel anlatımında içerir. Bu gerçekçilik anlayışında inandırıcılık ve genel gerçeğe uygunluk aranır. Aynı zamanda gerçeğe aykırı düşmeyen, onun gelişimi doğrultusunda olan bir erkinliğe yöneliktir. Yaratıcı düş gücü, olasılık ve doğaya uygunluk yasalarına uyar. Fakat doğanın eksikliklerini gidererek onu düzeltmeyi de amaçlar. Bu gerçek olanın yadsınması ya da aşılması değil, onun tamamlanması ve erkinleştirilmesi demektir.

Poetika’da Yunan sanatının en belirgin özelliği olan sağduyuya uygunluk belirtilmiş, bireysel ve rastlantısal olana karşı, asal ve genel olan kabul edilmiştir. Gene Yunan sanatının ayırıcı özelliği olan denge, orantı ve uyum ilkesi Poetika’nın tamamlanmışlık, organik bütünlük ve birlik kavramları ile dile gelmiştir. Aristoteles, sanata ahlak eğiticiliği görevi yüklememekle beraber, sanat yapıtının toplumun değer yargılarına ters düşmemesi gerektiğine de değinmiştir.

Tarih ile tragedya arasında bir karşılaştırma yapan Aristoteles, tarihin olmuş olanı, tragedyanın ise, olabilecek olanı anlattığını söyler. Tragedyanın konusu, güncel gerçeklerin kökeninde yatan asal ilkedir, değişmeyen özdür, gerçeğin kendisidir, evrensel olandır. Aynı zamanda sağduyuya uygun görünen, olasılık kuralına göre yer alan, akılla çelişmeyendir.

Özetlersek; sanatçı, gerçekleri taklit ederken öncelikle konusunun gerçeğe uygun olmasına, sonra tipikliğe, genelliğe, evrenselliğe, daha sonra, akla ve sağduyuya uygun olmasına, inandırıcı olmasına dikkat ediyor ve ayrıca ideal gerçeğe uygunluk gösteriyor. Böylece, “taklit” sözcüğü, Platon’un dediği gibi, gerçeğin tıpkı benzerini yapma anlamına değil, gerçeğin tipik, inandırıcı ve ideal biçimde yansıtılması anlamına geliyor. Gerçek, gene duyumların algıladığı gerçektir. Fakat bu gerçeğin doğa paralelinde yetkinleştirilmesi mümkündür. Bu, sanatın ayrıcalığıdır. Aristoteles’de “taklit” sözcüğü, sanatın yaratıcılık işlevini de kapsamaktadır. Sanat, gerçeği taklit ederken onu aşmakta, onu son amacına ulaştırmaktadır.

 

Platon (M.Ö. 427 – 348): Tragedya ve komedya türlerinde en yetkin yapıtların yazıldığı ve oynandığı dönemde yaşamış olan Platon, tiyatro sanatına karşı olumsuz bir tavır almıştır. Şiir, musiki ve resim sanatlarında eğitim görmüş olduğu halde, Sokrates’in öğrencisi olup felsefeye bağlanınca sanat uğraşından vazgeçen Platon, şiiri, halk üzerindeki büyük etkisi açısından tehlikeli buluyordu. Antik Yunan’da, şiirin ve gezginci ozanların, yaşamı yorumlamada, dünya görüşünü belirlemede, değer yargılarını pekiştirmede etkin olduğu bir gerçektir. Şiir ve dram sanatlarının, toplum yaşamında önemli bir yeri olması, Platon’u bu sanatların eğitici görevi konusunda düşündürmüştür.

 

Antik Yunan Tiyatrosunda Oyunculuk Sanatı

Her şeyden önce Antik Yunanlı oyuncuların 15-25 bin kişilik açık hava tiyatrolarında oynadıklarını göz önünde tutmalıyız. Bilindiği gibi tiyatro dinsel bir toplantı yeriydi. Oyuncular Tanrı Dionysos’un rahipleri, gösteride bu tanrı adına düzenlenmiş bir törendi.

Tragedya oyunculuk sanatına rol yorumunu, konuşma sanatını, tartımı ve hareket disiplinini; komedya ise sesin çeşitli tekniklerle kullanılmasını, gövdesel beceriyi, sözsüz oyunu ve mizahı sağlamıştı. Antik oyunculuk üzerine bilgiler içeren kaynaklar, Aristoteles’in “Poetika” ile “Retorika”adlı yapıtlarıdır. Poetika, dramatik tiyatro yapıtı ile epik şiirin nasıl olması gerektiği üzerine bir estetik kitabıdır. Retorika ise, pratik psikolojiden seyirci araştırmasına kadar uzanan içerikte, insanı toplum içinde ve tek başına inceler; duyguları, belleği, umut ve korku durumlarında imgelemi çözümler; oyunculara, seyirciyi etkileme sanatı üzerine ilkeler getirir; karakter yapısını inceler.

Antik Yunan oyunculuk sanatına baktığımızda, dört temel nitelik üzerinde durulduğunu görürüz. Bunlar;

Güçlü ve temiz bir ses: Antik Yunan oyuncusu, tıpkı bir opera şarkıcısı gibi, müzikli ve müziksiz olarak yıllarca sesini eğitir ve gösteriye her çıkışında sesini ısıtır ve yerleştirirdi. Ses eğitiminin ön plana alınmasının bir nedeni, sahne üzerindeki jest ve hareketlerin azlığı ve sınırlı olmasıydı. Antik Yunan oyuncusu, bugün bizim unuttuğumuz bir gerçeği çok iyi biliyordu: ”Bir oyuncunun ses tonu, seyirciyi her şeyden çok etkiler.”

Etkili Ses: Aristoteles sesin güzel olmaktan çok etkili olması gerektiğine inanıyordu. Oyuncu temiz ve anlaşılır bir biçimde konuşmalıydı. Bir konuşmayı anlamlandırmak için, sese verilen çeşitli renklerle inandırıcı olmak zorunluydu. Ona göre, duraklar da sözler kadar önemliydi. Her şeyden çok oyunun anlamını getirecek mantıklı bir konuşma, konuşma tekniğini bilen, etkili konuşan oyuncularla elde edilebilirdi.

Karakter yapımının doğruluğu: Antik Yunan oyuncuları güdünün bir aksiyonun güçlü bir parçası olduğunu biliyorlardı. Aristoteles oyucunun çok iyi anlaşılmayan bir tek sözcük üzerinde bile durması gerektiğini ve sözcük güdüsünün ne olduğunu belirgin bir biçimde ortaya çıkarmanın zorunlu olduğunu belirtmiştir. Aristoteles’e göre, karakter yapımında oyuncu yazar tarafından verilen durumun koşullarına ve özelliklerine dikkat etmek zorundadır. Bir karakterin içinde bulunduğu koşullar ve durumlar, onun doğasına etki eder. Bir oyun kişisinin yaşı, ekonomik durumu, gücü, o oyun kişisinin karakter yapımı için ipuçları taşır.

İnandırıcı, doğal bir esneklikle sağlanan tasarım gücü: Oyuncu, yaşamın kendini değil, oyun yazarının yaşamı yansılamasını canlandırmayı amaç ediniyordu. Aristoteles mimesis kavramı üzerinde dururken bunun kopya etmek anlamına gelen taklit anlamını getirmediğini, ama yaşama benzetmenin sanatsal bir yaratıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguluyordu.

Algılama ve anlama yetisi: Antik oyuncunun yaptığının bilincinde olması gerekiyordu. Platon “Oyun yazarının temel hedefini anlamayan kişi oyuncu değildir!” diye yazar. Karakterizasyonu yapacak olan oyuncu, kendini unutup yazarın oyun kişisi üzerinde düşünmeye, onu yorumlamaya başlamalı ve böylece “bütünün ayrılmaz parçası durumuna girmelidir”. Bir karakteri tıpatıp yaşama uygun bir gerçeklik içinde vermek sanat dışı bir şeydi, hatta hiçbir şey değildi. Önemli olan, o karakteri tutarlı, inandırıcı ve oyunun içerik-biçimine uygun, işlevsel bir duruma getirerek canlandırmaktı.

 

Oyun Yeri

İlk tiyatro yapıları, izleyicilerin çevrelediği dairelerden oluşuyordu. Trajedi, oyuncuların arkasında bir duvar ve sahne gerektirdi. Yine de, oyuncularla izleyiciler arasında, orkestra denilen boşluk bırakıldı. Yunan tiyatrolarının kalıcı sahne binaları olmadı. Oyun oynanacağı zaman ahşap sahne yapılır, izleyiciler, sahnenin önündeki bir eğim üzerindeki sıralara otururdu. Yüksek sahne binaları, Roma döneminde yapıldı. Bu binalar, tiyatro izleyicisinin çevredeki doğayla ilişkisini kesti. Tiyatroların genelde 26-30 derecelik açılarla yükselirdi.

Tiyatro öğesi oyun yeri, tiyatro yapıtı olarak oyunun vazgeçilmez koşuludur. Oyun ancak belli bir oyun yeriyle birlikte var olur. Süreçsel sanat olarak oyun yeri, oyunun “olmazsa olmaz”ıdır, yer ve zamanla bağımlıdır oyun. Oyun yeri olarak tiyatro yapıları da kendi içinde temel bir ayrım gösterir; Açıkhava tiyatro yapıları ile kapalı tiyatro yapıları.

Antik Yunan tiyatro yapısının birincil özelliği, ilk özgün tiyatro yapısı olması, dinsel amaçlı kutlama şenliklerinin yapıldığı açık alanın Açıkhava tiyatrosu olarak tiyatro yapısına evirilmesidir. Nitekim ilk mimari öğe, ortasında bir sunağın yer aldığı, çember biçimli dans yeridir (orkestra). İzleyiciler bu kutlama olayını, orkestranın çevresinde halka halinde izlerlerdi. İzleyici yeri (theatron) böylece yaslandığı arka yamaç boyunca yükselir, daha sonra sahne evi (skene) olarak gelişen giysi çadırı ise, orkestranın kıyısında yer alırdı. Burada, oyun yerinin Açıkhava tiyatrosu olması dolayısıyla, izleyiciler sahne gerisine uzanan doğal görünümü izleyebilmekteydiler. Oyun yeri, doğal ortam içinde, çevresi çember bir alandı. Bu anlamda, tanrıların içinde var oldukları doğa hep orada vardı. Gökyüzünde yer alan değişimler, ışık ve gölge, oyunun doğal bir parçasıydı. İzleyiciler, izleyici yerinin amfi tiyatro biçimli olması dolayısıyla birbirlerini görebiliyorlar, ortaklık duygusu içinde bir izleyici topluluğu oluşturuyorlardı.

Antik Yunan tiyatro yapıları örneği, Roma İmparatorluğu elinde Roma-Helen tiyatro yapılarına dönüştürülmüştür. Antik Roma’da gösterişe önem verildiğinden, tiyatro yapılarının kentin dinsel kutlama özelliklerine bağlı olarak yer aldığı antik Yunan’dakinin tersine, kent içinde yapının dış görünüşünün ortaya çıkacağı herhangi bir yere, dolayısıyla da yamaçlara değil, düzlüklere kurulmuştu. Bu nedenle de oyun yeri ile izleyici yeri birleşmiş ve dikey değil yatay özellik kazanmıştı. Dinsellik önemini yitirdiğinden, koronun önemi azaldığı için, orkestra yerini küçük bir yarım-çember (cavea) almış, toplumun sınıf yapısını gösterecek biçimde, izleyicinin oturma yerleri kendi içinde ayrılmıştı. Yine toplumun görkemini yansıtacak biçimde, antik Yunan tiyatro yapılarının sade yapısının tersine, gösterişli süslemeler, mermer işçilik, heykeller yapıya girmiştir. Roma-Helen tiyatro yapıları, daha sonra 400 yıl boyunca, Rönesans dönemine kadar önemlerini korumuştur.

 

Giysi Tasarımı

Sahnede oyuncuların rolleri gereği kullandıkları ve sahnelemeye göre gerçekleştirilen sahne giysilerinin tasarımı olarak sahne giysisi tasarımı, oyuncuyu ilk bakışta oyuncu kılan tiyatro öğesidir. Dramatik anlatım aracı olarak kılık değiştirerek dış görünümü dönüşüme uğratma edimi, tiyatronun kökenlerine bakıldığında belki de ilk temel tiyatro öğesi olarak karşımıza çıkar. Doğasal ve dinsel kutlama törenlerinde, çeşitli maskeler ya da yüz ve gövde yoluyla doğasal güçlerle bütünleşme itkisi, dramatik anlatımda giysiyi öne çıkarmıştır. Burada belirtmeye çalıştığımız giysinin gündelik yaşamdan dramatik yaşama dönüşü mü, kılık değiştirmeyi verişi açısından taşıdığı belirleyici önemdir. Kılık değiştirme (en basitinden makyaj) yoluyla, kişi (oyuncu) tiyatro dünyasının kişisi olmaktadır.

Sahne giysisi bu anlamda zengin gösterge özellikleri taşır; oyun kişisini (karakter) gösterir, kişiliğinin özelliklerini anlatır, oyunun geçtiği zaman ve yeri belirler, çağın ruhunu, anlayışını, bilgisini ve biçemini yansıtır. Bütün bunlar, dramaya ilişkin göstergesel özelliklerdir. Bunun yanı sıra, sahne giysisinin bir de tiyatroya, daha doğrusu sahneleme estetiğine ilişkin plastik değerleri içeren gösterge özellikleri vardır. Bu özellikler sahnelemenin genel görüntüsel imgesinin, dramatik eğretilemenin oluşmasında belirleyicidir. Özelikle sahne dekorunun minimum düzeyde yer aldığı tiyatro uygulamalarında, örneğin Doğu tiyatrosunda sahne giysisi, sahne plastiğinin temel öğesi olarak birincil önem taşır. Nitekim bu anlamda, çağdaş uygulamalara da çokça rastlanmaktadır.

Sahne giysisinin dramatik ve tiyatral özellikleri açısından değineceğiz. Bu bağlamda ilk önce belirtilmesi gereken, sahne giysisinin drama türlerine göre değişiklik gösterebildiğidir. Özellikle, Antik Yunan’da tragedya giysileri ile komedya giysileri birbirinden temel ayrılıklar taşımaktaydı. Tragedyada sahne giysisi görünüşü abartmak, görkem ve yücelik kazandırmak amacını güdüyor; bunun için de uzun giysiler, abartmaya yarayacak peruka, maske ve nalınlar kullanılıyordu. Komedyada ise, bunun tam tersine, sahne giysisi, gülünç bir görünüş yaratmak içindi. Doldurulmuş kısa giysiler giyilir, komedyaya özgü maskeler kullanılır, kırmızı deriden phallus takılırdı. Sahne giysisinin oyun türlerindeki belirleyiciliğine Antik Roma’da da rastlanır; burada, örneğin Yunan giysileriyle oynanan Yunan temalı komedyalar (fabula palliata) ile Roma giysileriyle oynanan Roma temalı komedyalar (fabula togata), bu ayrımın doğrudan anlatımıdırlar. Burada belirtilmesi gereken, sahne giysisinin oyunun içeriğiyle bağıntısı içinde taşıdığı dramaturjik önemdir.

Antik Yunan komedyasında, giysilerin renkleri de oyun kişilerini göstermeye yarardı. Kırmızı; zenginlik ve iktidarı, beyaz; sevinç ve mutluluğu, sarı; tanrısallığı gösteriyordu. Böylece, sahne giysisi renkleri yoluyla, oyun kişisinin toplumsal konumu, yaşı, uğraşı, tipi belirleniyordu.

 

Antik Yunan’da İlk Yazarlar

Sophokles (ya da Sofokles) (M.Ö. 495 – M.Ö. 406): Antik Yunan’ın Eshilos ve Euripides ile beraber 3 büyük tragedya yazarlarından biridir. Suda’ya göre 123 oyun yazmıştır ve Dionysos Festivali isimli drama yarışmasında da en fazla ödül alan (20 civarında) yazardır. Günümüzde halen mevcut eserleri arasında; Electra, Ajax, Antigone, Kral Oidipus, Niobe, Tereus ve Triptolemus gibi eserleri bulunur. Aristophanes’e göre 130 tane oyun yazmıştır. Ama sadece 7 tanesi elimizdedir. Kral Oidipus Sophokles’in baş eseri sayılır.

Eshilos (M.Ö. 525 – 424): M.Ö. 5. yüzyılda tragedyanın asıl şeklini aldığı yazar Eshilos'tur. Eshilos salt bir yazar değildi, dönemin etkin düşünürlerindendi. Tragedya yazmaya yaklaşık M.Ö. 500'lerde, yani gençliğinde başlamıştır. Tragedya yarışmalarına gençliğinde katılmaya başlamıştır. İlk ödülünü 485'te kazanmıştır. Eserlerinde koroya önem vermiş, oyunlarını mitolojiden almıştır. Tanrıların ve kahramanların en önemli ve en etkileyici taraflarını seçmiştir. Eshilos, konuları bakımından birbiri ile ilgili üç oyunu birleştirmiş (trilogia=üçleme), sonuna bir satir oyunu eklemiştir. Doksan kadar oyun yazmış olmasına rağmen elimizde sadece yedi tanesi ulaşmıştır. M.Ö. 458'de Orestia adlı trilogiasıyla (Agamemnon, Adak sunucuları, Eumenidler) son zaferini kazanmıştır.

Euripides (M.Ö. 480 – M.Ö. 406): Eshilos ve Sofokles’ten sonra Atina’nın yetiştirdiği üçüncü büyük trajedi şairidir. Euripides, 92 adet trajedi yazmışsa da sadece 18 tanesi günümüze kadar gelebilmiştir. Euripides, trajedilerinde kişileri yüceltmekten çok, gerçeğe uygun olarak verir. Gençliğinde, Sokrates, Protagoras gibi filozoflardan yararlanmış, sporla uğraşmış, 25 yaşında tiyatro yazarlığına başlamıştır.

Aristophanes (ya da Aristophanes) (M.Ö. 448 – M.Ö. 380): Eski Yunan güldürüsünün en önemli temsilcisidir. Yaşadığı dönemin güncel konularına değinen komedileri günümüzde de sahnelenmektedir. Aristophanes’in özel yaşamı hakkında çok az bilgi vardır. Atina kentinde doğduğu, gençliğinin büyük bir bölümünü Egin Adası’nda geçirdiği bilinmektedir. İlk komedisi Daitales (“Şölenciler”), M.Ö. 427 tarihinde Atina’da her yıl düzenlenen oyun yarışmalarında sahnelenerek ikincilik ödülünü kazandı. Bu oyunla birlikte Aristophanes’in yapıtlarından birçoğu kaybolmuş, günümüze yalnızca 11 yapıtı ulaşabilmiştir. Aristophanes, komedilerinde yalnızca izleyicileri güldürmekle kalmadı, dönemin siyaset adamlarının ve düşünürlerinin yanlış ve saçma bulduğu yanlarını da sergiledi. Aristophanes oyunlarını, Atina’nın müttefikleriyle birlikte Sparta öncülüğündeki devletler birliğine karşı, uzun ve amansız bir savaş sürdürdüğü dönemde yazdı. M.Ö. 411’de Atina’da sahnelenen Kadınların Savaşı: Lisistrata adlı oyununda, kocaları savaşa giden kadınlar, savaşı durdurmak amacıyla kocalarına karşı savaş ilan ederler. İlk kez M.Ö. 423’te sahnelenen Bulutlar oyununda ise Aristophanes, düşünür Sokrates’i alaya alır. Kuşların (M.Ö. 414) kişileri, o günlerin sıkıntılı Atina’sından kaçarak, gökyüzünde kuşların yönettiği “Kuşlar-Bulutlar Ülkesi”ne sığınırlar. Aristophanes, Eşek Arıları: Yargıçlar‘da (M.Ö. 422) Atina mahkemelerini alaya alır. Kurbağalarda (M.Ö. 405) ise, Aiskhylos ve Euripides’in trajedilerini gülünç bir biçimde eleştirir. Aristophanes oyunlarıyla, kendinden sonra gelen yazarların birçoğunu etkilemiştir.