Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

ORTAÇAĞ TİYATROSU

Ortaçağ Tiyatrosu, bazıları için tiyatronun karanlık çağı olsa da aslında tiyatronun yığınlar halinde izlendiği bir çağdır. Ancak diğer sanat dalları gibi tiyatronun da orta çağın ilk zamanlarında baskıya uğradığı gözlemlenir. Daha sonra tiyatronun gücünü keşfeden kilise; cahil olan halkı, Tanrıya tiyatro yoluyla biraz daha bağlayabileceğini düşünür. Tiyatrodan yararlanmak ister. Dini oyunlar sahnelerler. İncil'den bölümler oynanır. İbret ve moralite oyunları denen iki güçlü türle kiliselerden başlayıp, sokaklara taşan bir tiyatro başlamış olur.

Hıristiyanlık, geleneğin sürekliliğinin parçalandığı bir ortamda, kendi tiyatrosunu yoktan var etti, kendi inançlarından yeni bir tiyatro türetti. Ortaçağ, kilise tiyatrosunun yanı sıra akrobatların, soytarıların, hokkabazların tek kişilik ya da grup halinde yaptığı gösterilerde hem halk arasında hem de saraylarda ilgi görüyordu. Ama tiyatroyu yeniden kurallı bir oyuna, yani sanata dönüştüren, oyunun yazılı öğesini vurgulayan kilise oldu. Bunun ilk örnekleri, Kitabı Mukaddes'ten belli bölümlerin sahne etkileri de gözetilerek seslendirilmesiydi. Bu seslendirme daha sonra 10. yüzyılda oyuncular ve diyaloglarla gerçek bir canlandırmaya dönüştü. 13. yüzyıldan sonrada manastırların dışına yayıldı; artık kent yönetimleri de yapım giderlerini üstleniyordu. Dinsel tiyatronun manastır dışında gelişen birbirine bağlı bir dizi kısa oyunlardan oluşan dizilerdi ve 2-3 gün boyunca oynanıyordu. Gizem oyunlarının sahnelenmesini de loncalar gibi özel kentsel örgütler üstlenmiştir. Her lonca, kendi zanaatıyla ilişkili olan bir oyunun giderlerini karşılıyordu. Başlangıçta, oyunlar, "ev" adı verilen süslenmiş tahta platformlar üzerinde oynanıyordu. İtalya'da bir alanın ortasında oturan seyirciler, alanın çevresine yerleştirilmiş platformlar üzerinde oynanan oyunu izliyordu. İngiltere'de ise oyunlar araba gibi çekilen pagent adı verilen tekerlekli sahnelerde oynanıyordu. Gizem oyunları başlangıçta Latince diyaloglardan oluşurken, sonradan yerel diller yaygınlaştı. Bu da oyunların halk geleneğinden ve mizahi öğelerden yana zenginleşmesini sağladı. Dinsel tiyatronun öteki iki türünden biri mucize oyunları, öbürü ise ibret oyunlarıdır. İbret oyunları ilk kez İngiltere'de ortaya çıkmıştır.

Ortaçağ tiyatro düşüncesi yeni bir görüş üretmemiş, türlerin ayrımı, ahlak eğitimi gibi antik dönem kuramcılarının düşüncelerini yinelemiş, tragedyada yıkımın yazgı olduğunu vurgulamıştır. Tiyatro düşüncesinin gelişmemiş olmasının nedeni, ortaçağda tiyatronun yasaklanması, din adamlarının tiyatronun zararları üzerinde bildiriler yayımlamış olmalarıdır. 

Ortaçağ tiyatrosu tiyatro tekniği açısından da büyük zenginlikler getirmiştir. Alanlara zamanla sığmayan tiyatro seyircisine yeni oyun yerleri bulmak gerekmiştir. Ortaçağda arabaların üstlerini sahne yaparak seyirciye ulaşmaya kadar birçok teknik geliştirilmiştir. Zamanla kilise yönetiminden çıkmaya başlayan tiyatro halkın eline iyiden iyiye yerleşmeye başlamıştır. Başlarda rahiplerden oluşan oyuncuları artık esnaf localarının belirlediği insanlar oynamaktadır. Maddi desteği de tiyatronun bağlı bulunduğu loca üstlenmeye başlamıştır. Bu tiyatronun gücünü artık kilisenin elinde tutamaması anlamına gelmektedir. Ortaçağ tiyatrosu özet bir anlatımla bu şekilde ifade edilebilir. İyimser gibi görünen bu anlatım ortaçağda tiyatronun hüküm sürdüğü zamanı kapsamaktadır. Ortaçağın baskıcı ve bağnaz yapısı ise asla göz ardı edilmemelidir.

 

Tiyatronun Karanlık Çağı

Aşağı yukarı iki bin yıl Avrupa tiyatrosu ölüydü. M.Ö. 400 yılından M.S. 1600 yılına kadar tek bir büyük oyun yazılmadı. Euripides’ten Lope de Vega’ya, Marlow’a, Shakspeare’e uzanan boşlukta tiyatro sahneleri kıraç toprak gibiydi.

Yunan tiyatrosu; dört ya da beş yüzyıl, İ.Ö. beşinci yüzyılda yazılmış oyunları oynamakla yetindi, onlara önemli bir şey ekleyemedi. Ondan sonra gelen dört ya da beş yüzyılı Roma tiyatrosunun düşüşü, fazla olgunlaşmış bir meyve gibi çürüyüp kuruyuşu doldurdu. 476’da Roma’nın yıkılmasından sonra başlayıp, Karanlık çağların sonuna, on birinci ya da on ikinci yüzyıla kadar süren uzun bir zaman boyunca da “tiyatro” denen bir yer yoktu. Gezici oyuncular ise tiyatroyu kurtaracak, yükseltecek durumda değillerdi. 12. yüzyılda Gotik katedrallerinin, 13.de Dante’nin, 14.de Petrarch’ın gelişi kiliseden Pazar yerine atlayan dinsel oyunların ortaya çıkmasına yol açtı. Ama büyük oyun yazarlarının yetişmesi için, derebeyliğin, şövalyeliğin, kilise devletinin yıkılıp gitmesi, baskı makinesinin, Reformasyon’un, Eski Yunan yapıtlarının ortaya çıkarılışının, Amerika’nın bulunuşunun, kısacası Rönesans’ın üzerinden epeyce zaman geçmesi gerekti.

Ortaçağ Tiyatrosu, çok tuhaf bir tiyatroydu. Devam edebilmiş olmasının gizi insanoğlundaki oynama isteği ile oynayanları seyretme isteğinde aranmalıdır. Gezici oyuncular oynamakla kalmaz, cambazlık, hokkabazlık, saz şairliği, kuklacılık da ederlerdi. Bütün bunların yanı sıra devletin, kilisenin yasaklarından kaçarak yaşamayı da iyi bilmek gerekiyordu. Ama tiyatroyu yasaklamış olan Katolik kilisesi sonradan onun canlanmasına öncülük etti.

Hıristiyanlar tiyatrodan sakındılar. M.S. 200 yılında bir yazar tiyatroya “Şeytanın Kilisesi” adını verir. Dördüncü yüzyılda Kilise, düğünlerde oynana gelen küçük oyunlar, farslar için oyuncular gelince papazların düğün yerinden ayrılmalarını istemişti. Beşinci yüzyılda oyuncuların communion’lara (dinsel tören) alınmaları yasak edildi.

 

Kilisede Tiyatro

Kilise, Hıristiyanları tiyatro yardımıyla eğitmek yolunu tutmuştur. Halkın oyun seyretme isteğinin önlenemediği görülerek ahlaka aykırı, yasak tiyatronun yerine, din adamlarının yönettiği, kiliseye yardımcı bir tiyatronun geçirilmesi uygun bulundu.

Katolik Kilisesi’nde gelişen dinsel tiyatronun kökü dördüncü yüzyılda başlayan Higg Mass törenlerinde aranmalıdır. Ana çizgileriyle belli, değişmez bir törendi bu. Gene de araya trope denilen parçalar, makamlı sözler eklenirdi. Bu trope’lardan biri; melekle üç Meryem arasında geçen dört dizelik Latince bir konuşma, Kilise tiyatrosunun temeli olarak görülür. Onuncu yüzyılda aşağı yukarı her Mass töreninin sonunda “Quem Quaeritis” diye adlandırılan melekle üç Meryem trope’u bir tiyatro oyunu gibi oynanırdı.

Winchester Piskoposu “Quem Quaeritis”in nasıl oynanacağını anlatan bir yönetmelik yazmıştı. Onuncu yüzyıl sonunda yazılan bu yönetmelikle papazların nasıl yürüyecekleri bile belirtiliyordu. Sunağın yanına mezara benzeyen bir yer yapılacak, İsa’nın vücudu yerine bir haç beze sarılıp mezara konacaktı. Meleği canlandıran papaz, İsa’nın vücudunu yağlamaya gelen üç kadını canlandıran papazlara Latince olarak

soracaktı: “Kimi arıyorsunuz?” Kadınlar “Nasıralı İsa’yı” diye cevap vereceklerdi. Bunun üzerine melek şunları söyleyecekti; “Burada değil o. Yükseldi, önceden bildirildiği gibi. Gidin, anlatın ölümü yendiğini, yükseldiğini.” Bundan sonrası için, piskoposun yönetmeliğinde şöyle deniyor; Bu emri duyar duymaz üç keşiş koroya dönüp, “Alleluia! Reurrexit Dominus!” (Şükürler olsun! Efendimiz dirildi!) desinler, bu dendikten sonra hâlâ kabir başında oturan (melek), onları geri çağırıyormuş gibi, “Venite et videte locum” (Gelin yeri görün) ilahisini okusun, sonra kalkıp örtüyü kaldırsın, onların içinde artık haç bulunmayan, yalnız haçın sarılmış olduğu bezin kaldığı kabri göstersin. Ötekiler bunu görünce ellerindeki buhurdanları ayrı ayrı kabrin içine koysunlar, bezi alıp, Efendimiz artık kefenin içinde değildir, kıyam etmiştir demek istermiş gibi, bütün cemaatin gözleri önünde tutsunlar ve bundan sonra “Surreqit Dominus de sepulchro” (Efendimiz kabirden kıyam etti) ilahisini okuyarak kefeni sunağın üzerine koysunlar. İlahi bitince ölümü alt edip dirilen yüce Melikin zaferi karşısında onların duyduğu sevinci paylaşan manastır başı da “Te Deum Laudamus” (Tanrım seni övüyoruz) ilahisine başlasın, bütün çanlar hep birden çalsın. İşte Ortaçağ Tiyatrosunun Başlangıcı...

Quem Quaeritis oyunu İngiltere kiliselerinde, onuncu yüzyılda oynanıyordu. Bu çeşit kilise oyunlarının ilk olarak dokuzuncu yüzyılda Fransa’da başlatıldığı, Avrupa’nın öbür memleketlerine oradan yayıldığı sanılıyor. Önceleri Latince oynanan oyunlar, bir zaman sonra çevirisiyle birlikte oynanır oldu. Her Latince dizenin arkasından halkın konuştuğu dille çevirisi de söyleniyordu. 11. yüzyılın sonlarına doğru Latince büsbütün bırakıldı, oyunlar halkın diliyle oynanmaya başlandı.

 

Ortaçağda Dini ve Din Dışı Dram

Mimus oyuncuları ortaçağın karanlıklarında temsiller veriyor, bir kasaba halkının önünde ya da ortaçağ şatolarında akrobatik oyunlarını, güldürülerini, el çabukluklarını gösteriyorlardı. Bu arada X. Yüzyılda Saksonya’da, Gandersheim de Hrotswitha (ya da Roswitha) adında bir rahibe, Terentius’tan esinlenerek oyunlar yazıyordu. Bu oyunlar kısaydı ve oynanmak için yazılıp yazılmadığı kesin değildir. Belki de bunları kendi başına oynuyordu. İçlerinden Dulcitius, üç Hıristiyan kızın şehit olmasını anlatıyordu. Oyunlarında tragedya ve komedya birbirine karışıyordu. Hrotswitha’nın oyunları bu çağın eğilimlerini ve gelişimini örnekleyemezdi. Ancak başka bir kaynaktan Batı dramı yeniden doğuyordu.

Quem Quaeritis’le rahiplerin amacı; bu önemli Hıristiyanlık öyküsünü kiliseye tapınmaya gelenler için daha gerçek ve canlı kılmaktı. Paskalya öyküsünden sonra Noel öykülerine geçilmiştir. Kiliseye bağlı olmakla birlikte, oyun halka yöneliyordu. Halk bu yeni gösterilerle yakından ilgilendiğinden, yığınla kısa ve bağımsız oyunlar yazıldı. Bunlara Mister Döngüleri ya da Peygamberler dramı dendi. Yeni oyuncular burjuva ve esnaftır. İşin çapı gitgide büyüdü ve genişledi. Dünyanın kuruluşundan Mahşer Günü’ne kadar İncil’de anlatılanların hepsi oyunlaştırıldı. Çeşitli ülkelerde benzer biçimlerde gösterildi. İtalya’da laidi ve sacre rappresentazioni; Fransa’da Mystéres; Almanya’da Passionsspiele (acı çekme oyunu) ; İngiltere’de miracle plays adı altındadır. Döngülerin ya da cycles’in temsili birçok gün istiyordu. Bunlar 30, 40, 50 belki daha çok ayrı dramdan oluşan oyunlardır. İngiltere’de bugün de yaşayan döngüler, York, Wakefield, Coventry, Chester adlarını taşıyorlar. Sözgelişi, Wakefield’den şu örnekleri verebiliriz: “Noah-Nuh”, “Secunda Pastorum-Çobanların İkinci Öyküsü”, “The Killing of Abel-Habil’in Öldürülüşü”, The Magi, “Herod and the Slaughter of the Innocents-Herod ve Masumların Öldürülüşü”, The Sacrifice d’Isaac-Isak’ın Kurban Edilişi.”

Fransa’da da XIII. Yüzyılda başlayarak Eustache Marcadé, Arnoul Gréban, Jean Michel’in Passion oyunlarından Mystére du Vieil Testament’a kadar oyunlar yazılmıştı. Döngülerin biçimsel birliği yoktu. Küçük oyunlar isteğe göre döngüye katılır ya da çıkarılabilirdi. Birlik daha çok izlenim bütünlüğünde sağlanıyordu.

Avrupa’nın çeşitli ülkeleri temsillerde belli noktaları vurguluyorlardı. Ama bunlar genellikle birbirlerine benzemekteydiler. Almanlar grotesk, kaba gerçekçi satirlere, şeytanlı sahnelere nem veriyorlardı. İlginç bir örnek 15. yüzyıldan “Redentiner Osterpiel-Redent’in Paskalya Oyunu”dur. Bir başkası da “Hessiches Weihnatchtsspiel-Hessen Noel Oyunu” gibi. Bugün için ortaçağın peygamber oyunları daha çok tarihsel değer taşımaktadır. Günümüzde Oberammergau’ya bunları seyretmeye gidenler artık eskisi gibi temsile katılamıyor, seyirci kalıyorlar.

Gerçi döngülere yeni katkılar ve değişiklikler yapılabilmekle birlikte ana kaynak İncil olduğu için yenilik getirme yolu kapalıdır. Ayrıca, oyuncular amatördür, bu temsilleri yılda bir kez verirler. İncil’den alına oyunların yanı sıra ermişlerin oyunları daha çok olanak taşımaktadır. İngiltere’den “Ludus de Sancta Katarina-St.Catherina Oyunu”, Fransa’da Jean Bodel’in yazdığı “Le Jeu de Saint Nicolas-Ermiş Nikola’nın Oyunu” gibi. Bunun yarı dini, yarı din dışı, serüven öyküsü ile günlük yaşantı güldürüsünün karışımı olduğu söylenebilir. Yine aynı çağın ilginç bir oyunu XIII. Yüzyıl halk şairi Rutebeuf’un “Le Miracle de Théophile-Theophilus’un Mucizesi”dir, ruhunu şeytana veren bir adamı konu almaktadır. “Les Miracles de Nostre Dame-Meryem Ana’nın Mucizesi” de bunlardan biridir. Bu oyunlar artık tek başlarına yeterli ve bağımsızdır. Oyunlar iki bölümdür, ilkinde kahramanın günahları ve ikincide hayranlık yaratan mucizeler, pişmanlık, gerçek yolunu bulma konu edilir. Mucize oyunun sonunda gelmektedir. Meryem Ana’nın mucizeleri üç öbekte toplanabilir; Birinci öbekte, mucize oyunun doruk noktasıdır. İkinci öbekte, mucize olayları bir çözüme götürmekle birlikte, din dışı öğeler ağır basar. Üçüncü öbekte, oyunun konusu tümüyle din dışıdır, mucize bir ek olmaktan öteye gitmez.

Bugün elimizdeki en eski yazılı kilise oyunu Adem adlı oyun. On ikinci yüzyıl Normandiya Fransızcası ile yazılmış. Ondan sonra da Resurrection (Diriliş) adlı oyun geliyor. “Adem” adlı oyunun yazarı; dekorları, eşyaları anlattığı gibi oyun tarzını da anlatır. Bir papaz ise, tiyatroyla ilgili bir yazısında, Hamlet’in oyunculara öğütlerini hatırlatan şeyler söyler. “Adem ne zaman karşılık vereceğini iyi bilmeli, sözleri ne çok çabuk, ne de çok yavaş olmalı. Yalnız o değil, bütün oyuncular acelesiz konuşmaya alıştırılmalı, sözlerine uygun hareketler yapmayı öğrenmeliler... Cennetin adını anan kimseler cennete doğru bakmalı, göstermeli cenneti.” Hani cennet de gösterilecek gibi. “Güzel kokulu çiçekler, yapraklar serilmeli, çevresine, içine sallanan meyveleriyle ağaçlar yerleştirilmeli; öyle ki bakar bakmaz çok tatlı bir yer olduğu anlaşılsın.” Adem, kilise dışında oynandığını bildiğimiz ilk kilise oyunu. Sahne olarak herhalde kilisenin önü kullanılmıştı, çünkü bir hareket bildirisinde Tanrı’nın sahneye bir kilise kapısından gireceği, sonra gene o kapıdan içeri gireceği söyleniyor.

 

Oyunlar ve İsimler: Karmaşa

Bir karışıklık da oyun çeşitlerine verilen adlardan geliyor, Fransa’da İncil’den, Tevrat’tan alınan oyunlara mysteres (mystery oyunları) denilirdi. Günümüzün eleştirmenleri loncalarda azizlerin yaşamlarını anlatan oyunlar da oynandığını öğrenince, bu oyunlara miracle oyunları diyerek bir ayırma yaptılar. Oysa Fransa’da Kutsal Kitap’tan alınan oyunlarla birlikte azizlerin yaşamlarını anlatan oyunlara da mysteres denmekteydi. İngiltere’deyse bu iki çeşit oyuna da miracles adı veriliyordu. Gene bu oyunlar İtalya’da sacre rappresentazioni, İspanya’da autos sacramentales, Almanya’da Geistliche Spiele diye anılırdı. Ayrıca, Üç Meryem diye adlandırılan oyunlar vardı. Bugün morality oyunları denilen İngiliz oyunlarınaysa o çağda interludes deniyordu. Shakspeare zamanından az önce, bu terim, komedileri de içine almıştı. Dinsel tiyatronun kiliselerden ne zaman ayrıldığını, papazların elinden ne zaman kurtulduğunu gösteren kesin bir tarih verilemediği gibi oyun çeşitlerine de kesin adlar takılamamaktadır.

 

Kilisenin Durumu

Kilise oyunlarının kilise dışında oynanmaya başlaması konusunda aydınlık olmayan, kesinlikle bilinmeyen noktalar var. Sık sık ileri sürülen düşünce şudur: Dekorlar çoğalana, oyunlara cehennemle, şeytanla ilgili komedi öğeleri girene kadar, Ortaçağ tiyatrosu kilisenin içinde kalmıştır. Ama işe komedi karışınca, kilisenin önderleri tiyatroyu kapı dışarı edip Pazar yerine atmışlar, oyunları papazların değil de, loncaların, esnaf birliklerinin düzenlemesini istemişlerdir. Oysa Adem’i daha 12. yüzyılda kilisenin dışında oynayanlar papazlardı. Öte yandan on altıncı yüzyılda bile kiliselerde, katedrallerde kimi oyunlar oynanmaktaydı. Genel olarak loncalar, Pazar yerlerinde oyunlar oynamaya 12. yüzyılda başlamışlardı, 14. yüzyılda ise bu iş iyice yayıldı. Ayrıca dekorlar (evler) kiliselerin içinde o kadar büyük yer kaplıyordu ki gittikçe çoğalan seyircilere yer kalmıyordu. Oysa bir Pazar yerinde, bir alanda, oyunları binlerce kişi rahat rahat seyredebilirdi. Sonra tekerlekli sahneler ile oyunu bütün kent halkına gösterebilmek mümkün oluyordu.

Ama tiyatronun kilise dışına atılmasının en önemli nedenleri bunlar olmasa gerek. Çünkü tiyatro yalnızca kiliseden dışarı çıkarılmış değildi, oyunların yazılmasından, hazırlanmasından, oynanmasından da kilise elini çekiyor, bu işi loncalara bırakıyordu. Hiç kuşkusuz tiyatro kilisenin başına bir takım dertler açmış olmalıydı. VII. yüzyılda yaşayan Papa Gregory’nin zamanından beri Katolik Kilisesi etkilerini genişletmek, yaymak isteğiyle, eskiden kalma kimi törenlere şenliklere göz yummuştu.Bu anlayış gerçi Kiliseye çok yararlı oldu, ama zaman zaman önemli dertler de çıkardı. Göz yumulan, benimsenmek istenen kimi törenler, şenlikler Hıristiyanlığa aykırı gidişleriyle bir zaman sonra papazları düşündürmeye, rahatsız etmeye başladı. Putperestlikten kalma kimi törenleri Kilisenin yasakladığı görüldü. Örnekse; on ikinci yüzyıl başlarında Linoln Piskoposu doğanın ölümü doğumu üzerine kurulan, Dionysos’tan kalma tarım şenliklerini, o arada Maypole ile Kılıç danslarını yasak etmişti. Gene de Dionysos törenlerini andıran törenler uzun yıllar toprağa bağlı insanlar arasında yaşadı. Maypole ise, günümüzde bile yaşıyor.

 

Soytarılar Bayramı

Din adamlarını düşündüren bir şenlik de doğrudan doğruya Kilisenin kendi içinde doğup büyüyen bir şenlikti; Soytarılar Bayramı. Kimi düşünürler bu bayramı Romalıların Saturnalia’sına bağlıyorlar. İkisi de Aralık ayında yapılıyor, benzerlikleri var. Ama Soytarılar Bayramı’nın Kilisenin alt basamaklarındaki papazların basit bir eğlencesi olarak başladığı, sonradan tehlikelileştiği anlaşılıyor. Tiyatro kiliseye iyice yerleştiği sırada on ikinci yüzyılda genç papazların kasabanın en aptal, ya da ayık gezmez kişisini, Soytarılar (ya da aptallar) Kralı değil de, Soytarılar (ya da aptallar) Piskoposu seçiyorlar. Daha ileri gittikleri, o aptal ya da ayık gezmez kişiye Soytarılar Papası dedikleri bile oluyor. Kilise içinde açık saçık türküler söylemeye, ahlak kurallarına sığmayacak danslar etmeye başlıyorlar. Sunağın önünde zar atıyor, kâğıt oynamaya başlıyorlar. Dinsel törenleri alaya alan, gülünç gösteren gösteriler düzenliyorlar. Derken şenliğe bir eşek de katılıyor. Eski bir yazıda şunları okuyoruz: “Törenin sonunda papaz halka

dönecek, “Ite missa est” sözlerini söyleyeceğine, anıracaktır. Halk da “Deo gratias “diye karşılık vereceğine, üç kere “Hi-aa-hi-aa-hi-aa “diye bağıracaktır. On ikinci yüzyıldan on altıncı yüzyıla kadar pek çok kereler kilise ileri gelenleri bu saygısızlığa bir son vermenin yollarını aradılar. Ama hem halk hem de genç papazlar Soytarılar Bayramı’nı çok seviyorlardı. Onun için de Kilise içindeki eşekli şenliklere kolay kolay son verilemedi. Reformasyon’a kadar bu böylece sürdü.

Papa Innocent III’ün 1210 yılında mystery’lerin kilise dışında oynanmasını emretmesi şaşılacak bir şey değil. Piskoposlar yıllarca ludi’leri, halk komedilerini, daha başka oyunları kötüleyip durmuşlar, yasaklamaya çalışmışlardır. Buna rağmen Şeytanla arkadaşları Pazar yerinde oynanan mystery’lerin en sevilen, aranan, kahkahalar yaratan kişileri olmaya devam ettiler. Papa Innocent’in emri bile oyunları kiliselerden büsbütün dışarı atamadı. Daha üç yüzyıl kiliselerde zaman zaman oyunlar oynandı. Kimi piskoposların pazar yerlerindeki tiyatrolara da karşı dönmeleriyse de hiçbir şeyi değiştiremedi. İspanya’da auto sacramentales’ler on sekizinci yüzyıla kadar sürdü. Öbür memleketlerde ise mystery, miracle, morality oyunları, on altıncı yüzyılda Reformasyon’un Protestanların gelişiyle, bir de profesyonel tiyatroların ortaya çıkışıyla halkın ilgisini yitirdi, iyice gözden düştü.

Ortaçağ tiyatrosu yaygın olarak amatörlerin tiyatrosuydu. Bu uğraşı da bir kazanç amacı güdülmüyordu. Bununla birlikte, belgeler bize profesyonel oyunculuğun da olduğunu gösteriyor. Dediğimiz gibi ilk başta oyunlar kilisenin elinde, yönetim rahip yöneticideydi. Bir elinde yönetim defteri, bir elinde sopayla, seyircinin gözü önünde temsili yönetirdi. Ancak oyunların sunuluşu gitgide din dışı bir nitelik kazanınca kilise görevlileri oyunculuktan ve yönetimden çekilerek işi kilise dışındaki kimselere bıraktılar.

 

Esnaf Loncaları

İngiltere’de dini oyunlar esnaf loncalarının elindeydi. Belediye kurulu bir oyunun her bir bölümünü ilgili esnaf birliğine bırakıyordu: “Yaratılış” bölümünde sıvacılar ve marangozlar, Nuh bölümünde gemi yapımcıları, “Magi” bölümünde kuyumcular, “Cehennem Azabı” bölümünde aşçılar, “Beşbinlerin Duyurulması” ya da “Son Yemek” bölümünde fırıncılar, “Tapınakta Yarışma” da noterler görevlendiriliyordu. Görev dağıtımı bir yerden ötekine değişmekle birlikte, temelde bu değişiklik büyük değildi. Kimi kez esnaf loncaları yerine başkaları da görevlendirilebiliyordu. Lonca, dekorları, elbiseler ve oyuncu sağlayıp töreni hazırlıyorlardı. Oyunculara verilen para çeşitli kaynaklardan, lonca kasasından ve şehrin kasasından ödeniyordu. Sorumlular, oyunculuğun başarılı olmasını istiyorlardı. Para, bazen rolün önemine göre artıyordu. Sözgelişi, Tanrı’yı oynayana en büyük, Nuh’u oynayana daha az, cehennemliklere ise pek az para veriliyordu. Bir başka uygulamaya göre, rolün uzunluğuna bakılarak para verildiği oluyordu.

Fransa ve İtalya’da temsillerin hazırlanması özel derneklerin eline geçmişti. Paris’te 1402 yılında, IV. Charles’ın fermanıyla imtiyaz alan “Confrérie de la Passion” bunların en önemlisidir. Bu imtiyaza göre “Hopital de la Trinité” denilen yerde göstermelerine izin verilmiştir. Bunun, belli bir yerde kalıcı bir topluluk olarak ortaçağ için çok önemi vardır. Onu örnek alan başka topluluklar da başka Fransız şehirlerinde, her biri bir ermişin onuruna kurulmuştu. Bu dini toplulukların yanı sıra, din dışı topluluklar da kuruldu. Bunlara “Neşeli Birlikler” (Socités Joyeuses) dendi. Bunların kiminin kökeni okullardaydı, soties ve farce’larla birlikte dini oyunlar da gösteriyorlardı. Bir de soytarı toplulukları vardı. En ünlüleri “L’Infanterie Dijonnaise” Paris’teki “Enfants – sans-Souci” Rouen’deki “Connards”dır. Hukuk yazmanları da kendi eğlenceleri ve yararlanmaları için 1303’de “Basoche” adında bir topluluk kurdular. Bütün bunlar amatör topluluklardı; ancak aralarında profesyonellere de rastlanıyordu. İtalya’da oyunları çocuk toplulukları vermekteydi. Modena’da “San Pietro Martre”, Roma’da “Gonfalone”, Floransa’da “Del Vangeliste” gibi. Her birinin başındaki yönetici, hem başoyuncu, hem de suflördü.

Profesyonel mimus oyuncularının, gezici saz şairlerinin de örgütleri vardı. Bunlar amatörlerle birleşerek Ortaçağda ve Rönesans başında gezici toplulukları oluşturmuştur. Bunlar ya bir soylunun konağına bağlı ve onun koruyuculuğunda gezicilik yapar ya da hiçbir koruyucuları olmadan bağımsız kalırlardı. Interlude ve öğretici oyunları saraylarda, belediye saraylarında, panayırlarda gösterilirlerdi. Ancak oyun, ister profesyonel ister amatör, ister dini konulu, ister din dışı olsun, oyuncularda belli bir düzeyde ustalık aranırdı. 40, 50, belki daha çok dramdan oluşan uzun oyunlarda dayanıklı oyuncular olmak gerekiyordu. İsa'nın çarmıha gerilişi ve Judas’ın asılışında, korkutucu derecede gerçekçi olunması gerekiyordu. Kiminin söyleyecekleri çok uzundu, bu yüzden bir suflör zorunluydu. Bazen bir role birkaç oyuncu çıkarılıyordu. Mons’ta “Tanrı’nın Sesi” için üç kişi aynı zamanda konuşuyordu. Konuşulan rollerde oyuncu sayısı gitgide artıyordu. XII ve XIII. Yüzyıllarda oyuna katılanların sayısı yirmi ya da otuz kişiyken, bunu izleyen yüzyıllarda iki yüze, üç yüze çıktı. Bourges’da bir temsilde konuşan 494 oyuncu vardı. Oyuncuların davranışları sıkı kurallara bağlıydı. Katılanlar, temsilden önce, sonra ve temsil süresince içkili olamazlar, provayı ve temsili bırakıp gidemezlerdi. Oyuncuların konuşması sözenlik üslubundaydılar, arada şarkıları da söylemek zorundaydılar. Oyuncuların hep erkek olduğunu belirtmiştik, ancak belki erkek sayısının eksikliğinden olacak, Metz ve Valenciennes’de kadın oyuncuların da katılmış olduklarını biliyoruz.

 

Seyirci

Ortaçağın toplumsal yapısı üç kattan oluşuyordu; Soylular, ruhban sınıfı ve köylüler. Ulusçuluk yoktu, ancak toplum çıkarları bu üç sınıfa bağlıydı. Soylular büyük toprakların sahibi varlıklı kişilerdi. Ruhban sınıfı aydın sınıftı. Bunların kendi mülkleri olmamakla birlikte kilise hem varlıklı hem de güçlüydü. Köylüler ise bu iki üst sınıfa bağlı emekçilerdi. Seyirci, her sınıftan kadın, erkek ve çocuğu içeriyordu. Temsiller sabahın sekizinde başlayıp gün kararıncaya kadar sürüyordu. Öğlende bir iki saatlik bir ara veriliyordu. Köylüler sabahın dördünde yer bulmak için geliyor, kimi yere oturuyor, kimi iskemlelerini getiriyordu. Seyircilerle oyuncular dostça birbirine karışmaktaydı. Büyük bir ayrım yoktu, kaynağı din olunca seyirci birleşiyordu. Geçit alayı biçiminde gösterilerde ise iki çeşit seyirci vardı; seçkin kişiler her bir sahneyi ayrı ayrı ve sırayla görebiliyor, yığınlar ise ancak kendi bulunduğu yerden en yakın sahneleri görebiliyorlardı. Bunlar, sokakta duranlar, belirli evlerde yerleşmiş seyirciler içindi. En iyi yerler sokağın orta yeriydi. Buraları seçkin konuklara ayrılıyordu.

 

Dekor

Dinsel oyunların sayıları arttıkça, kiliselere İsa’nın mezarından başka dekorların da girdiği görüldü. Cennet, cehennem, limbo (vaftiz edilmeden ölenlerle İsa’dan önce yaşamış olanların ruhlarının gittiği yer), Pilate’ın (İsa’nın çarmıha gerilmesine göz yuman Romalı temsilci) evi, Herod’un (Judea kralı), Kudüs tapınağı, Bethlehem ahırı (İsa’nın doğduğu yer) gibi dekorlar kiliseyi doldurmaya başladı. Bu dekorlara “evler” deniyordu. Resurrection’ın başında oyundaki “evleri” anlatan bir prolog var. Aşağı yukarı şöyle; “Önce bir bir bildirelim, Oyuna girecek evleri; Bir haç koyacağız ilkin, arkasından mezar gelir. Bir de zindan olmalı, suçluları tıkmaya. Şu yanda cehennem, açık açık görülsün. Şurada da cennet, sonra da bir yer Pilate’la adamlarına.”

Ortaçağda dekor, temsilin durağan ve gezici oluşuna ya da oynanan dramın türüne göre değişiyordu. Ancak “gerçekçiliğe” önem veriliyordu. Sahnelere çok güzel ipekli ya da kadifeden süslü perdeler konuluyordu. Sahne boyutları; enine iki buçuk metreye iki metre, derinliğine iki buçuk metreye üç metre olduğundan, dekorlar büyük değil, fakat zengin görünüşlüydü. Sözgelişi, Adem üzerine bir oyunda, cennet için ipekli perdeler, yemiş ağaçları, çiçekler, yapraklar konmuştu. Araba üzerinde verilen temsillerde dekor daha yalındı.

Fransa’daki yatay, zamandaş dekorlarla İtalya’daki dinsel oyunlardaki dekorlar çok zengindi. İtalyan yazarları, anıtların belirdiğini, deprem, yıldızlar arasından göksel varlıklar indiğini, döşemedeki deliklerin açılıp binaları ve insanları yuttuğunu bildiriyorlar. 1536’daki bir temsilde zengin, renkli bir sayvanın temsili kapladığını, makinelerle gök gürültüsü yapıldığı ve ağzından alevler çıkan canavarlar, aslanlar, develer, uçan baykuşların görülüp insanların havaya kaldırılıp indirildiği, bulutlarla örtüldüğü, gemilerin yüzdüğü, çeşmelerin aktığı, ermişlerin yakıldığı ya da başlarının uçurulduğu gibi efekt ya da olayların yer aldığını çağdaş tanıklardan öğreniyoruz. Mons’ta 1501 tarihli bir oyun kitabı, bunları anlatırken bunların nasıl elde edildiğini de açıklamaktadır. Bu tanıklığa göre, Yaratılış için topraktan ağaçlar ve yapraklar çıkmakta, Nuh’un ektiği asmaların yaprak ve üzüm vermekte olduğunu, Tufan sularının borularla tepeye çıkarılıp oradan oyun alanına akıtıldığını, cehennem ağzının alev, barut ve gürültüyle canlı tutulduğunu, çarmıha germenin çok gerçekçi bir görünümde olduğunu öğreniyoruz. İsa’nın görünümünün değişmesinde bulutlar inmekte, İsa sonra cennete yükselmektedir. Valenciennes’de 1547’de bir seyirci, ekmek somunu ve balıklarla şarabın suya değişimi, İblis’in cehennemden canavar sırtında gelişi, Herod ve Judas’ın ruhlarının havaya şeytanca götürülüşü gibisinden tanık olduğu mucize oyunlarını anlatmaktadır. Bütün bunların maitre des feyntes denilen bir sorumlunun denetiminde işçilerce hazırlandığı ve işletildiği bilinmektedir. 1510 yılında Viyana’daki bir belgede, sekiz makine ustasının çalıştığı belirtilmektedir.

 

Kostüm

-       Sembolik elbiseler. Uygunluk aranmıyor.

-       Eldiven yüksek rütbe işaretiydi. Tanrılar, melekler, peygamberler, Pilate, Herod eldiven giyinirdi.

-       Melekler, üstüne altın yapraklar konmuş koyun postu giyer, yıldızlı kanatlar ve çelenkler takar, yüzlerine de yaldız sürülürdü. Cennetten kovulan melekler korkunç görünümlü maskeler takar, kara elbiseler üzerinde fırça gibi tüyler bulunur, ayakları çatal tırnaklıdır, çatalkuyrukları vardır.

-       İblis korkunç bir maske taşır, kıllı bir elbisesi, elinde bir sopa ya da içi yün doldurulmuş köseleden bir sopası vardır. Bununla oyunculara ve seyircilere vurur.

-       Kurtulmuş ruhlar beyazlar, lanetlenmiş ruhlar karalar giyerlerdi.

-       Judas’ın kırmızı saçı ve sarı elbisesi, Pilate ile Herod’un gösterişli elbisesi vardı. Ellerinde asa bulunurdu.

-       Halktan kişiler basit, ortaçağ köylü elbiseleri içindeydiler. Seyirlik köy oyunlarında özel elbiseleri, özel araçları vardır.

-       Soytarının elinde sopa, ucunda bir tulum bulunur, bununla seyircilere vururdu. Öğretici oyunlarda Kötülük adındaki karakterin de elinde böyle bir araç vardı. Fransızların soties oyunlarında elbiseler ortaçağ soytarısı biçimindeydi, bir de uzun kulaklı başlıkları vardı.

-       İlk başlarda giyim-kuşam ve donatımı Kilise sağlardı. Oyunlar kilise dışına çıktıklarında da elbiseleri, haçları, buhurdanları ve benzeri donatımı oyunculara yine rahipler verdiler. Bunun da dışında özellikle Fransa’da yerleşik kural her oyuncunun kendi elbisesini sağlamasıydı. Özel donatım için özel bir para kaynağından yararlanılırdı. Ortaçağ temsillerinde elbise ve donatımın önemi anlaşılmıştır.

 

Sahne Düzeni

Ortaçağ, günümüz sahne düzeni anlayışına daha yakındır; sahnenin hazırlanması, dekorları, elbiseleri ve oyuncuların tavırlarını, hareketlerini, oyuna girişlerini düzenleme gibi. Ancak burada da temsilden temsile değişen bir terim karmaşası görülüyor. Terimler arasında maitre des recors (bir çeşit prova yönetmeni), conduiseur, meneur ya da maitre de jeu, yalnız temsili hazırlamakla kalmayıp aynı zamanda temsilde çeşitli öğeler arasında işbirliği sağlayan ve ona genel hareketini veren kimsedir. Bu görevli, yalnız yazarla değil, besteci, koreograf, dekorcu ve elbiseleri hazırlayanlarla da işbirliği yapıyordu. Sahne yönetmenine meneur de jeu ya da ordonnateur denildi. Ayrıca administrateur deyimini de buluyoruz. Bu da bugünkü anlamıyla yönetmendir. Sahne efektleri ve donatımı anlamında secrets için bir maitre des secrets vardı; bunlar, yaptıkları işlere göre peintre, ymagiers, tailleurs d’ymagies olarak adlandırıldı. Maistres des feux ise ışık işlerine bakarlardı. Böylece ortaçağda yönetim ve sanat görevleri iyice ayrılmıştı.

 

Tiyatro Yapıları

Ortaçağda kalıcı tiyatrolar yapılmamıştır. Dini oyunlar iki çeşit yerde gösteriliyordu. Biri durağan sahneler, öteki bir yerden ötekine gidebilen sahneler. Kilise içinde başlayan bu gösterilerin, geniş seyirci yığınlarınca izlenebilmesi için bazı yollara başvuruldu. Her bir bölüm için ayrı bir yer kuruldu. Cennet seyirciye göre solda, cehennem sağda oluyordu. Bu sahnelerin düzeni dikdörtgen bir sıralamaydı. Gösteriler Kiliseden ayrılınca, daha çok Pazar yerlerine verildi. Cornwall’da sahnelerbir daire biçiminde sıralanıyordu. Jean Fouqet’nin bir minyatüründe görülen düzeyde, sahneler oyun alanını tam kuşatmıyordu. Belirli bir yerden geçmeyen olaylar bu açık alanda (platea) oynanıyordu. Avrupa’da da birçok yerlerde oyun yeri için uzun, dikdörtgen biçiminde yerden yüksek bir zemin üzerine çeşitli baraka sahneleri kuruluyordu. Burada seyirciye göre cennet sağda, cehennem soldaydı.

Oyunlar gitgide din dışı bir nitelik kazandıkça durağan olmaktan çıkmış, tekerlekli sahnelerle bir yerden ötekine götürülmeye başlanmıştı. Her oyun için bir araba, her bir arabanın da iki katı vardı; perdeli olan aşağı kat, giyinip soyunmak için sahne dışı bir alandı, yukarı kesim ise oyun yeri. Geçit alayının başında ruhban sınıfı olduğu halde bir sahneden ötekine gidiliyordu. Durak yerlerinde ise işaret bayrakları ve seyirciler için oturacak yerler bulunuyordu. Her durakta bir bölümü binlerce seyirci görüyordu. Durakların sayısı dörtten yediye, on dörde, on altıya kadar çıkıyordu. Kimi kez arabalar bir daire yapıyordu.