Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

UYUMSUZ (ABSÜRD – SAÇMA) TİYATRO

Absürd Tiyatro'nun anlaşılması için, ortaya çıktığı dönem ve coğrafyanın iyi bilinmesi şarttır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra patlak veren, sanatın her alanındaki değişik yansımalar, tiyatro alanında da kendini göstermiş ve Absürd Tiyatro ortaya çıkmıştır. II. Dünya Savaşına gelene kadar Sanayi Devrimi'ni, I. Dünya Savaşı'nı yaşayan Avrupa'da, Nietzsche'den başlayarak ciddi çığlıklar yükselmeye başlamıştır. Nietzsche "Tanrı Öldü!" diye bağırırken aslında yaşamı anlamlandıramayan Batı insanın önemli bir derdini dile getirmeye başlamıştır. Daha sonra Jung gibi Batı aydınları da aklın insanlığı getirdiği durum hakkında önemli yazılar yazmıştır. II. Dünya Savaşı'nın patlamasından sonra bu çığlıklar artık tüm Avrupa'nın ortak derdi olmuş, yaklaşık elli milyon kişinin öldüğü insanlığın en büyük yıkım döneminden sonra yaşamın anlamı üstüne ciddi bir sorunsal baş göstermiştir ki, işte tam bu anda Avrupa'nın çeşitli sahnelerinde birbirlerinden de etkilenerek uyumsuz tiyatronun öncüleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu noktada karşımıza iki önemli yazar çıkmakta; biri Samuel Beckett, diğeri ise Eugene Ionesco. Beckett'in “Godot'yu Beklerken” ve Ionesco'nun “Kel Şarkıcı” adlı oyunları bu tiyatronun ilk örnekleridir. Türk tiyatrosunda ise Güngör Dilmen'in “Canlı Maymun Lokantası” adlı eseri bu türün örneklerinden biridir. Çağdaş tiyatro türlerinden biri olan bu tiyatro türü, “Önemli olan bir sevinç ya da kaygının nedenlerini belirtmek değil, sadece o sevinç ve kaygının biçimini, oluşumunu göstermektir.” anlayışını esas alır. Absürd tiyatro türü, klasik tiyatronun bütün kural ve düzenlerini hiçe sayar. Bu anlayışa göre tiyatro, her şeyi anlamaya çalışmak, canlandırmaktan çok, bir ses ve hareket düzeni olmalıdır. Absürd tiyatroda olaylar arasında her zaman bağ kurma gereği duyulmaz, birbiriyle ilgisiz görünen sesler, sözler ve eylemler yer alabilir. Perde düzenine, serim, düğüm, çözüm bölümlerine önem verilmez. Eser bilinmeyenlerle, sembollerle ve saçma olarak adlandırılabilecek kurgularla doludur. Önemli olan, bir duygu ve olayın biçimini, oluşumunu göstermektir. Bu türün en önemli sanatçıları arasında Eugène Ionesco, Amedee, Samuel Beckett, Serapin Adubertive ve John Osborn sayılabilir.

Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabıyla tanrıyı öldürmüştür. Tanrının ölümüyle insanların dünya üzerinde yaptığı bütün eylemler anlamını yitirmiştir. Kendilerini bir anda boşlukta hisseden insanlar dünyadaki varoluşlarını anlamlandırma çabalarına girdiler. Fakat 2. Dünya savaşından sonra içine düştükleri durum ve Avrupa’da yaşanan ideolojik kriz herkesi derinden sarstı. Dünya savaşları sayısız insanın ölümüne neden olurken insanların geleceğe olan umutlarını da yok etmiştir. Bütün bu hayal kırıklıkları insanların dünyayı anlamlandırma çabalarını boşa çıkardı; karamsar, yaşamın anlamsızlığına inanan insan tipini ortaya çıkardı. Dünya savaşının hemen ardında ortaya çıkan Absürd tiyatro akımı bütün değerlerini yitiren, karamsar, bunalımlı insanın sanatıdır.

Absürd tiyatro gerçek sanatçıların kayıtsızlık ve bilinçsizliğini kırmak için yeni bir bakış açısı kazandırmaya çalışır. Artık insanların dinsel inançları zayıflamış ve bağlanacakları bir değer sistemi yoktur. Kesinliklerden yoksun absürd bir durumla karşı karşıyadır. Bu durumda yaşamı asıl çıplak gerçekliğiyle görmek gerekir. Bu nedenle absürdcüler insanı temel toplumsal durumun rastlantısal durumundan ya da tarihsel bağlamından sıyrılmış bir halde, varoluşun temel seçenekleriyle yüz yüze getirir.

Absürd tiyatronun temelleri daha önceki yazarlar tarafından atılmıştır fakat 20. yy insanın içine düştüğü bunalım, anlamsızlık ve yalnızlık duygusuyla absürd tiyatro en büyük etkisini bu dönemde göstermiştir. Daha önceden seyirciler tarafından pek anlaşılamayan oyunlar artık ilgi çekmeye başlamıştır. Örneğin Büchner’in yazmış olduğu Leonce ile Lena oyunu insanın varoluşunu yalnızca sevgi ve kendini saçma görebilme becerisiyle rahatlatabilecek anlamsızlığıyla ilgilidir. Büchner ‘İpleri bilinmedik güçlerin elinde olan kuklalarız’ der.Büchner’in Woyzeck karakteri de içinde bulunduğu koşulların, çevresinin ve içgüdülerinin bir oyuncağı hali gelmiştir. Çehov’un oyunlarında da dil bir iletişim aracı olmaktan çıkar ve konuşmalar monoluğa dönüşür. Stridberg’in Rüya oyunları, Kafka’nın eserleri, Jarry’in Kral Übü oyunu absürd yazarları etkilemişler ve birçok konu daha önceden ele alınmıştır.Camus ve Sartre insan ile yaşadığı dünya arasındaki uyumsuzluğu geleneksel anlatım kuralları içinde kalarak anlatırlar.Biçim bakımından uyumsuz tiyatroyu Alfred Jarry’nin Kral Übü oyunu çok etkilemiştir. Kral Übü bir tür kukla oyunudur. Jarry bu oyunda tiyatro olanaklarını sonuna kadar kullanır.Oyun müzik, maske, pandomin, dans olanaklarından yararlanılarak oynanır.

Absürd tiyatroyu belirleyen sadece konusu değildir. Daha önceden de bazı yazarlar ve varoluşçular tarafından yaşamın anlamsızlığı gibi konular işlenmiştir. Absürd tiyatroyu Varoluşçu tiyatrodan ayıran en büyük özellik: Absürd tiyatroda insanın durumunun anlamsızlığı; akılcı yaklaşımın, akılcı araç ve düşüncelerin terk edilmesiyle açıklanırken, varoluşçu tiyatroda aynı konular son derece anlaşılır ve akılcı yapılanmış anlatım biçimleri kullanılarak açıklanır. Camus ve Sartre, eski gelenekteki yeni içeriği anlatırken absürd tiyatro anlatım biçimini değiştirerek bir adım daha ileriye gitmiştir.

 

Toplumsal Yaşam ve Bireyin Uyumsuzluğu

Absürd tiyatronun merkezinde birey vardır. Bireyi derinlemesine inceler. Yazar bir birey olarak kendi imgelemini dışa vurur ve seyirciden de sahnedekiler üzerine kendi öznel yorumlarını yapabilmeleri istenir. Absürd oyunları pek çoğunda kitle insanının traji komik dünyası anlatılır. Bazı oyunlarda da kitle insanı olmaya direnen, sonuna kadar birey olmak için mücadele eden insanın güçsüzlükleri açmazları işlenir.

Ionesco kitle insanını şu şekilde tanımlar: “En kurnazları olaylara ayak uydurabilenler, başarıya ulaşabiliyor. Akıntıya karşı yüzmüyorlar. Böylece hep haklı çıkıyorlar. Kazançlılar ama yaşamıyorlar, kendileri yok ortada, akımın içinde eriyorlar, onun biçimini alıyorlar kendi biçimleri yok.”. Ionesco insanların gözlerinin önünde değiştiğini söyler. Önce insanlar kendilerine yabancılaşırlar sonra da benliklerini yitirirler. Gergedanlar oyunundaki gibi bir sabah kalktığında kendini gergedanların felsefesinin egemen olduğu bir gergedan dünyasında buluyorsun. Vaclav Havelİn Bildirim oyununda da dil bir anlaşma arcı olmaktan çıkar bir bürokrasi engeli olarak çıkar karşımıza.

Pinter’in oyunlarında insanlar görünmeyen gizil güçlerin tehdidi altındadır. Karakterler hep tedirgindir ve güvenlik arayışı içindedir. Sürekli bir korku içindedirler. Oyun kişileri genelde bir yerlere saklanırlar. ’Git Gel Dolabında’ Ben ile Gus ufak bir bodrum katına yerleşmiştir. ’Doğum Günün’de Stanley bir pansiyona sığınır. Cüceler oyununun baş kişisi Len, ancak hareket ettiği sürece kendini güvende hissettiğini söyler.

 

İnsan Yaşamındaki Uyumsuzluk

Absürd tiyatro iletişimsizlik konusunu kendisine seçerken, iletişimsizlik sonucu parçalanmış dış dünyadan kopmuş, içe dönük yalnız ve bunların sonucunda da uyumsuz hale gelmiş insanlar vardır. Absürdcülere göre dilin bir iletişim aracı olarak işlevini yitirmesi, iletişimsizliğin somut göstergesidir. İnsanlar çoktan klişeleşmiş selamlaşma biçimlerini, sohbet konularını kullanarak aralarında varolmayan bir iletişimi varmış gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bu gerçeği ortaya çıkarmak için yazarlar dili parçalamışlardır. Söz görsel imgelerden ayrı olarak varolamaz aksine onları desteklemek etkilerini arttırmak amacıyla onlarla çoğunlukla çelişkili durumda kullanılır. Dilin anlatım aracı olarak işlevini yitirmesi yeni anlatım araçlarını ön plana çıkarmıştır. Bu palyaçoluk, mim, akrobasi, gibi geleneklere ait sözsüz oyunlarının kullanılmasıdır. Oyunlarında sözsüz biçimleri en etkin biçimde kullanan Beckett’ir.

 

İnsan İlişkilerindeki Uyumsuzluk

Sevgiye, güvene, arkadaşlığa dayanan ilişkiler acaba bireyi yok olmaktan kurtarabilir mi? Uyumsuz tiyatro yazarları bu soruyu en yakın insan ilişkilerini içine alan oyunları işler. Uyumsuz yazarlar yakın ilişkilerdeki uyumsuzluğu göstermek için arkadaşlık, öğretmen-öğrenci ilişkilerini, uşak-efendi, karı-koca ilişkilerini işlerler. Strindberg’in Ölüm Dansı oyununda ’Duvarlar bile zehir kokuyor burada, buraya geldiğinde hasta oluyor insan. Bastığımız yerin altında bir ölü var sanki, öylesine nefret dolu ki burası insanın nefesi tıkanıyor ‘ benzetisi karı koca arasındaki nefrete dönüşen ilişkiyi anlatır.Buna benzer benzeti Amedee Nasıl Kurtulur? oyununda da görülür.

Pinter’ın ‘Hafif bir acı adlı radyo oyununda da aynı konu işlenir.Uyumsuz tiyatroda görsel öğeler çok önemli olduğundan radyo oyunu türüne az rastlanır.Burada da şehrin dışında bir villada yaşayan bir karı koca ile karşılaşıyoruz.Bu oyunda Flora ve Edward arasındaki sessizlik Amedee oyunundaki gibi hayatlarını cehenneme çevirir.Birbirlerine söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur, birbirlerinin varlığını duyabilmek için sürekli anlamsız konuşurlar.Birbirlerine yabancıdırlar.Kapılarının önünde beliren kibrit satıcısı onları tedirgin eder ve korkmaya başlarlar.Kibrit satıcısını eve çağırırlar ve niye kapının arkasında durduğu ile ilgili sorular sorarlar ama satıcı hiç konuşmaz.Bütün hayatlarının iletişimsizliklerini satıcıya anlatırlar.Oyunun sonunda Edward kibrit kutusunu boynuna takarak kibrit satıcısının yerine kibrit satıcısı da Edward’ın yerine geçer.Kocanın kişiliği çok önemli değildir kolaylıkla başka iri onun yerini kolaylıkla alabilir. Burada kişini öz varlığının çok önem taşımadığını görürüz.Kibrit satıcısı burada bozulan bir ilişkiyi simgeler.Sağlam gibi görünen ilişki kibrit satıcısıyla bozulur kısacası karı koca arasındaki yapay dünya yıkılır. Ionesco’nun kel Şarkıcı oyunu da karı kocanın birbirine yabancılaşmasını gösteren güzel bir örnektir. Efendi-uşak, karı-koca ilişkileri alışkanlığa dönüştü mü insanlar arasında kurulamayan iletişim, birbirine yapışıp kalmaya dönüşüyor. Özellikle Beckett’in oyunlarında birbirlerine zincirlenmiş ilişkiler vardır.Fakat bu zincirleri koparma girişimleri hep başarısızlıkla sonuçlanır.Karşılıklı ilişkiler nasıl gelişirse gelişsin oyunlarda insancıl duygulardan uzak, çıkar ve aldatmaya dayanan bir yalan dünya kurulur.

Edward Albee’nin Bir Hayvanat Bahçesi Masalı oyununda topluma ayak uyduran ve toplum dışı kalan iki çatışması anlatılır.Peter ile Jarry birbirine karşıt yaşayan iki karakterdir.Peter hiçbir özelliği olmayan kendi halinde yaşayan küçük bir burjuvazidir. Ailesi, arkadaşları, işi olan toplumda yer edinmiş biridir. Bir gün parkta kitabını okurken,düzenli bir hayat sürerken serseri görünüşlü Jerry ile karşılaşır.Jerry ise çevresi ile bağları kopmuş, toplumdan kendini soyutlamış biridir.Çevresiyle olan bağlarının kopması onu zamanla acımasızlaştırmış, herkese her şeye düşmanca, nefret ve tiksintiyle bakan bir insana dönüştürmüş.Bir taraftan da toplum kalıplarını kıran biridir. Rastlantı sonucu parkta karşılaşırlar. Jarry, Peter’i sinirlendirecek sorular sorar Peter şaşkınlaşır ama yine de toplumun değer yargılarına bağlı, nezaket kuralları çerçevesinde sorularını cevaplar.Jarry Peter’i sorularıyla kızdırır ve işi Peter’in bıçak çekmesine kadar götürür. Bıçağı çektiğinde Jarry bıçağın üstüne atlar ve ölür. Peter’in düzenli ve sakin hayatı bu rastlantıyla sona ermiştir o da toplumdaki değerini artık yitirmiştir. Bu oyunda seyirci çıkmaza girer hangi tarafın doğru olduğuna karar veremez. Bir taraftan topluma gözü kapalı ayak uyduran biri diğer tarafta topluma bilinçsizce direnen biri vardır. Absürd oyunlardaki karakterler bilinçsizce hareket ederler, edilgendirler.

 

Yaşanılan Zamanla Uyumsuzluk

Uyumsuz oyunlarda genelde zamanın akıp gittiğini ve hayatın boşuna lığını görürüz.Sürekli bir şeylerin peşinde koştururuz ama dönüp bakıldığında ulaşılan nokta bir hiçtir.İonesco günlüğünde şöyle yazar:’Zamana yetişmek için ardından koştum yaşamın, yaşamak istiyordum. Yaşamın o denli ardından koştum ki, kaçtı benden, koşuyordum ama ya çok geç kalıyordum, ya çok erken varıyor, hiçbir zaman yetişemiyordum ona Sanki dışındayım yaşamın... Yaşam benim için yaşanılan an demektir..’

Ionesco’nun sandalyeler oyununda 75 yıldır evli olan bir çift artık hayatın anlamını anladıklarını sanırlar ve bunu gelecek kuşaklara bir bildiri ile aktarmaya kar verirler. Sürekli sandalyeler odayı kaplar. Konuşmacı gelir ve karı koca denize atlar. Fakat konuşmacı sağır ve dilsizdir. Bununla hiçlik somutlaştırılır Bu konuşmacının aslında söyleyecek hiçbir şeyi yoktur, gerçek bir yaşantıları olmamıştır. Ionesco günlüğünde bu oyunla ilgili ‘Sanki yokmuşuz, hiç olmamışız gibi’ der.

Becket’in oyunlarında yapayalnız insanlar hayatla boğuşup dururlar. Oyunlarında tükenen yaşamı ve tükenen anıları somutlaştırarak anlatır. Oyunlarını boşunalığın, hiçliğin sınırına kadar götürür. Beckett’in Krampın son Bandı oyununda Kramp kendi sesine ve geçmişine yabancılaşır. Bu oyunda Kramp boş düşler içinde hayatını tüketip gitmiştir. Hep hayatını değiştireceğini söyler fakat kendi hayatına seyirci kalır.