Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

MEDDAH

Karagöz ve Ortaoyunundan sonra geleneksel Türk Tiyatrosunun bir başka özgün öğesi de Meddah’tır. Meddah için tek kişilik ortaoyunu da denilebilir. Gerçekten de meddah oyuncusu, ortaoyunundaki bütün tipleri, kılıktan kılığa girerek, sesini değiştirerek, küçük aksesuarların da yardımı ile sahnede canlandırır.

Çok öven, metheden manasına gelen kelime dini bir telmih de taşır ve Peygamberin ‎övücüsü manasında kullanılır. Daha sonraları taklitlerle hikâye anlatan manasını ‎kazanmıştır. Meddah bugünkü tek kişilik tiyatroların başlangıcı sayılabilir.‎ Türk halk zekâsının ve halkın, olayları karikatürize etme gücünün büyük sanatlarından biri olan meddahlık, yüzyıllar boyu yaşamış, Türk halkı arasında çok ilgi görmüştür. Meddahlık için tek adamlı tiyatro diyebiliriz. Meddah, tiyatronun bütün kişilerini varlığında birleştiren bir aktördür. Yüksekçe bir yerde oturarak bir öyküyü başından sonuna kadar, canlandırdığı kişileri ağız özelliklerine göre konuşturarak anlatır. Perdesi, sahnesi, elbiseleri, dekoru, kişileri bulunmayan bu tiyatronun her şeyi meddah denilen o tek adamın zekâsına, bilgisine, söz söylemedeki başarısına bağlıdır. Meddahların çoğu, klasikleşmiş beyitlerle öykülerine başlarlar. Meddah anlatacağı öyküye geçmeden önce: "Haak dostum Haak!" diyerek çoğunlukla şu beyitle öyküye girer; "Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet, Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet." ("Yaşadıklarını anlattıkça meclise neşe verir. Şimdi âciz kulundan bir hikâye dinle.") Daha sonra anlatacağı öykünün adını ve öyküyü nerede anlatacağını söyler. Bitişte ise özür diler, oyundan çıkan sonucu (kıssa) bildirir.

Meddah kişilerin ağız özelliklerini taklit ettiği gibi hayvanların, doğanın ve cansız nesnelerin seslerini de taklit eder. Meddahın iki aracı vardır; biri boynuna doladığı mendili, öteki de elinde tuttuğu sopasıdır. Mendille çeşitli başlıklar yapar, terini siler. Sopayı da oyunu başlatmak, seyirciyi suskunluğa çağırmak, kapıyı vurmak için ya da saz, süpürge, tüfek, at yerine kullanır. Meddahın sopasına Pastav denir. Pastav, yerine göre hem bir efekt aletidir (Kapı vurulması, çarpışmalar vs. pastavın diğer ele vurularak elde edilir.) hem de yerine göre oyunda anlatılan bir kişinin kuklavari temsilidir. Meddah onu oyununa göre kâh bir baston olarak kullanır kâh bir ağaç olarak kullanır. Ferhat ile Şirini anlatılıyorsa pastav Ferhat’ın deldiği dağı simgeler. Ferhat ile Şirin karşılıklı konuşuyorsa, meddah Ferhat’ı oynarken, Şirin’i de pastav temsil eder. Osmanlının son döneminde pastavın yerini bastona bıraktığına tanık oluruz.

Meddah, anlatı bölümlerinin arasına söyleşmeli, taklitli, kişileştirmeli bölümler yerleştirdiği için o da diğer dramatik türlere benzerlik göstermektedir. Karagöz oyunlarına çok yakınsa da çok zengin kaynaklara dayanması, hikaye dağarcığının çeşitliliği, güldürmenin yanı sıra çeşitli olayları da yansıtması ile onlardan ayrılır. Dede Korkut, Köroğlu gibi geleneksel Türk kaynaklarından gelen konular, İslam geleneğinden gelen dinsel konular, Hz. Ali’den gelen konular, İran geleneklerindeki efsaneler içinde değişik mizaçları yansıtırdı.

Karagöz ve ortaoyununun salt gösterimci birer tiyatro olmasına karşın, meddahların seçtiği konulara göre benzetmeci, gerçekçi tiyatroyu zorladığı görülür. Karagöz ve ortaoyununda seyirci için oyun oyundur, oyuncu da oyuncu. O nedenle oyun sırasında bir özdeşleşme, oyunun havasına kendini kaptırma göremeyiz. Oysa meddah, seçtiği konuya göre seyircide bir coşkunluk, üzüntü, merak, acıma duygusu yaratır.

Meddahlar hikâyeye başlar ve bitirirken çeşitli söz kalıplarına başvururlardı. Kimi kez çeşitli ağızlardan kısa taklitler yapılarak hikâyeye başlanır, hikâyeden önce çeşitli tekerlemeler görülürdü. Daha sonra meddah hikâyesini anlatır ve hikâyenin sorumluluğunu hikâyenin kaynağına bırakıp özür dilerdi. 18. Yüzyıldan bir tanık, meddahların kahvede hikâye anlatırken kimi zaman resmi bir haber kaynağı gibi, hükümet çevrelerince siyaset yapmaları için görevlendirildiğini söylemiştir.

Meddah da karagöz ve ortaoyunundaki gibi gücünü taklit sanatından alır. Tiyatro kuramlarının şah yapıtı olan Aristophanes’in poetika adlı eserinde de belirttiği gibi, taklit yani mimesis, sanatın temel yapı taşıdır. Meddah olabilmek için her şeyden önce tipleri, insanları, hayvanları çok iyi taklit edebilmek yeteneğine sahip olmak şarttır. Ünleri günümüze kadar gelen eski meddah ustalarının taklit konusunda ne denli başarılı olduğunu zamanın edebiyat yazarları anlata anlata bitirememektedirler. Karagöz ve ortaoyununun Osmanlı imparatorluğu içerisinde sadece imparatorluk başkenti olan İstanbul da olmasına karşılık meddah geleneğinin tüm imparatorluğa yayıldığını söyleyebiliriz. Gezginci meddahlar, âşıkların köy köy gezmesi gibi, imparatorluğun belli başlı şehir merkezlerini, o günkü adı ile sancakları, ipek yolu üzerindeki yerleşim merkezlerini, hanları, kahvehaneleri dolaşarak sanatlarını icra ettikleri var sayılmaktadır. Meddah geleneğinin köklerinin Hozmeros’a, çağında diyar diyar gezerek İlyada ve Odesez destanını anlatan şairler geleneğine kadar gittiği sanılıyor. Meddahın Güneydoğu Anadolu’daki karşılığı olan Dengbejin Meddahtan farklı ve fazla olarak sazda çaldığı bilinmektedir.

Karagöz ve Ortaoyununda zaman sınırlaması (bir-iki saat) olmasına karşılık Meddah oyunlarının yer ve zaman sınırlaması yoktur. Anlatıldığına göre, Meddahın anlattığı hikâyenin içeriğine uygun olarak Meddahın gösterisi saatlerce, çoğu zaman ikindiden gece yarısına, hatta sabaha, hatta birkaç hikâyenin birbirine bağlanarak ve o anda doğaçlanarak (coşkuyla uydurularak) günlerce, haftalarca sürdüğü olurmuş.

Meddahlar repertuarlarında her zaman hazır bulunan Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Aslı ile Kerem gibi halk hikâyelerinin yanı sıra yaşanmış gerçek olayları, duydukları yeni aşkları derleyerek, sanatçı içgüdüleri ile bunları yeniden yorumlayarak, harmanlayarak, yerine göre uzatarak ve ya kısaltarak, seyircinin profiline ve izleme coşkusuna göre, o anda doğaçlayarak bu hikâyelerini yer yer anlatarak, yer yer oynayarak mesleklerini icra ederlermiş. Meddahlar hikâyelerini çeşitli bilmecelerle süsler, çeşitli taklitlerle seyircinin ilgi ve dikkatini sürekli ayakta tutar, hikâyenin eğlenceli veya dramatik sahnelerinin tadını çıkararak hikâyelerini çeşitli söz oyunları ile şiirlerle bezerlermiş. Anlaşıldığı kadarıyla, meddahta da ortaoyunundaki gibi, geleneksel Türk tiyatrosunun özgün bir yönü olan doğaçlama öğesi ile karşılaşıyoruz. Esasen genel bir halk tiyatrosu olan doğaçlama yöntemi, diğer halk tiyatro geleneklerinden ayrı olarak küçük bir söz ekleme ya da çıkarmanın çok ötesinde, oyunu oluşturan sahnelerin hikâyeyi oluşturan bölümler arasında, belli bir amaç doğrultusunda, çoğu zaman seyirci profiline ve ilgisine bağlı olarak, bölümlerin yerlerinin değiştirilmesi ya da hiç yoktan bir sahne eklenerek ya da var olan sahneler kısaltılarak ya da tamamen atılarak, bize özgü bir biçime kavuşturulmuştur.

Doğaçlamanın geleneksel Türk tiyatrosundaki özgün adı tuluattır. Doğaçlamaya dayalı esnek yapılı metinlere dayalı yapılan tiyatroya da tuluat tiyatrosu denmektedir. Ne var ki tuluat tiyatrosu da, ortaoyunu gibi gelişip olgunlaşamadan daha emekleme çağında, kurumsallaşamadan tarihe karışmıştır.

Esasen gerek tuluat tiyatrosu gerekse meddahlar yazılı değil sözlü kaynakları sanatlarında temel olarak aldıkları söz uçup gitmiş, bu oyunlar ve hikâyeler, suya yazılan yazılar gibi, onları anlatan ve dinleyen insanlarla birlikte tarih olmuştur, geriye bölük pörçük bilgi kırıntılarından ve varsayımlardan başka pek bir şey kalmamıştır.

 

Meddahların Teknikleri ve Tavırları

Genellikle güldürücü, ahlaki ve debi sonuçları çıkarılacak hikâyelerine klişeleşmiş ‎‎“raviyan-ı anbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar şöyle rivayet eder ki” ‎şeklinde söz başı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikâyesini anlatır.‎

‎Omzunda asılı duran mendili onun en çok kullandığı bir alettir. Taklit yaparken ‎onunla ağzını kapar. Rahatça bir nefes alabilmek, bir kaç saniye olsun dinlenebilmek ‎için onu muhtelif bahanelerle alır, kullanır ve gene omzuna atar. Bu müddet zarfında ‎da sözlerinin samiin üzerinde uyandırdığı alakayı dinlemiş ve onların heyecanına bir ‎kaç saniyelik bir merak ilave etmiş olur. ‎

‎Meddahlıkta hikaye anlatmanın yarar, onu anlatanın bilgisine, bilincine ve ‎yeteneğine bağlı bir şeydir. Meddahlığın topluma bir katkısı vardır. Bunun için de ‎anlatanın tavrı ve tekniği bunda büyük rol oynar. ‎

‎Türk meddahının bir özelliği toplum yaşamından kesitleri gerçekçi biçimde ‎dinleyici önüne getirmesidir. Arap meddahları hikâyelerini ya manzum ya da uyaklı ‎düzyazı ile getirirken, Türk meddahı hikâyeyi canlı konuşmaları, şive taklitleri ve ‎dramatizasyonu ile günlük yaşayışın görünümü içinde verir.‎

‎Büyük ve usta meddahların içinde yaşadıkları toplumu, çevrelerini ve gördükleri ‎kişileri inceledikleri biliniyor. Onların inandırıcılığı ve gerçekçiliği bir açıdan da bu ‎gözlemlerinden ileri gelir. Sokakta, vapurda, kahvede, eğlence yerlerinde çeşitli ‎insanları, karakterleri ve konuşmaları ile inceleyen yazar, bir çeşit fotoğraf çekmekte ‎ve gördüklerini belleğine yerleştirdikten sonra yeteneği ile bunları bir bir ‎yansılamaktadır.‎

Meddahın incelediği olaylar ve kişiler bir hikâye konusunu ortaya çıkarabildiği ‎gibi, geleneksel hikayelerin yeni baştan söylenmeleri ya da yeni bir biçimde ‎dinleyiciye aktarılmaları için yararlıydılar. O zaman bu hikâyeler güncel bir renk ‎kazanıyor ve anlatıldığı dönemin seyircisi için daha ilgi çekici olabiliyordu. Konular ‎hangi döneme ait olursa olsun hikâyeyi anlatanın kendi döneminin özelliklerinin ‎etkisini taşımaktadır. Buradaki meddah senaryolarını saptayan kişi, hikâyeleri öyle ‎bir yolda özetlemiştir ki, her meddah bu senaryoları kendi yeteneği ve hayal gücü ile ‎süsleyebilir, taklitler ekleyip çıkarabilir.‎

‎Osmanlı İmparatorluğu’nda hikâye anlatanlar eleştirilerini, doyumsuzluklarını ve ‎protestolarını üstü kapalı bir biçimde dile getirmişlerdir. Meddahın teknik ve tavrını ‎birleştiren bir başka özellik, hikaye sırasında, olayın dışına çıkarak çeşitli biçimlerde ‎bir uzaktan bakışı sağlamaktır. Meddahın anlattığı hikâyeye “yabancılaşarak” araya ‎bir fıkra ya da kısa bir hikâye, çeşitli açıklamalar ya da bir yemek tarifi sokuşturması ‎o meddahın ustalığı oranında başarılı veya yaban olabilir. Meddahların, ‎dinleyicilerden para toplamaları da onların tavırlarının kapsamına giren özelliktir. ‎Araştırmalar çoğunun parayı, hikâyeyi en meraklı yerinde keserek topladıklarını ‎göstermektedir.‎

 

Bir Meddah Hikayesi

İkinci Osman dönemi. Teması aşk ve uçarılık ile işlenmiş bir senaryo, mirasyedilik, işret, hile ‎yapma, İstanbul’dan Mısır’a gitme ve sonunda da Bedesten’de dükkân sahibi olma gibi ‎durumlarla gelişen olaylar dizisinde sevdiği kadını hile ile kocasının elinden alan kişi hikâyenin ‎kahramanıdır. Bu hikâyede de kahramana sevdiği kızı vermezler, o da Mısır’a kaçıp para pul ‎sahibi olup İstanbul’a döner ve bir hileyle sevdiği kadını kocasından ayırır.‎

 

Ebe, Hallaç, Abdullah Ağa

‎Hotun Fatihi Osman Han zamanında, İslamboli Abdullah Ağa pederi Haci Ali vefat. Mal-‎ı pederi tüketti, iflas. Pederinin karındaşlığı hem-cıvarı Hacı Veli’nin Emeti nişanlısı iken, ‎ “Böyle sefihe kız vermem”‎ demiş idi. Terk-i diyarına sebep budur. Bu parasız Mısır’a vusul. Zen-i mükellefeye harf-‎endaz hanesine vusul buldu. Fail mef’ul, mef’ul fail.‎ “Zira seni ben sayd eyledim.”‎ Kaide üzre olur mu? Cariye ile zevk-i vafir-germ.‎ “Ne zaman gelürsün?”‎ “Eski nazarla istimal ederim”‎ der. Vusul ila İslambol. Sultan Hamamı. Ebe kadına sual.‎ “Oğul Abdi, ölüler dirilür mi?”‎ Kızı sual.‎ “Ayasofya kurbunda bir hallaca verdiler. Misbahı belinde, dükkanı zir-hane”‎ der.‎ “Canım, Ebe Hanım!”‎ Ebe:‎ “Hele bir kerre bakayım”‎

dedi. Mürekkebi sof ferace, kemik başlı hizran asa, ol semte varub ilk muhibbesine verdi.‎ “Biz de istedik mi idi, oğlum!”‎ Seyr eden güğümbaşılıktan ekmek aldı.‎ “Eli dedik, avuçla cevahir, ev ister. Kızlar Aydın Ağa’nın sarayı, odalığı andıran düz, ‎bekçi bile odalar. Müezzin Çelebi evi karanlıktır, gündüz mumla oturmalı, dağlara, taşlara ölüsü ‎çarşıda yıkanur. Ah, büyük kadın, dört ay evvel olsa! Rüstem Ağa evi deriz; sonra İvaz ‎Çelebi aldı, sonra Derviş Hoca aldı. Şimdi dört aydır bu hallaç aldı. Mezadda gezdi, yattı. ‎Kelimatından üç, dört sahibin haber aldı, oğul. İbtida Rüstem, sonra Müezzinzade Hacı Çelebi‎‎, sonra Derviş Hoca, oğul.”‎ “Kadın, niçün ağlarsın?”‎ “Üsküdarda olurum.”‎ “Pek söyle, arkadan işitdirmezler.”‎‎ “Dergehde şeyh değildim, şimdi öksüzüm!”‎ Biri de onlar gibi açdı elile, içeri, dükkanda bekler. Yüzün bile yumdu; sonra evine. Hasta.‎ “Evvel dil, ağız verme, karınız gündüz de duysun, ”‎ der, gider.‎ “Abdi, başlankıçın yaptım; sandık amade. Akşam namazı sine, ” “hay kara saplı bıçak ‎hamleye kan düşürme!”‎ Sultan Hanımı’nda Ebe:‎ “Hin-i sehre dek gidemem, bre zalim adam. Eyi mi olacak? Sevdayı mehenklidir. Ahşama ‎dak ta’viz, ta’vik, sandıkla erhandır, deyü hallaca tahmil geldi. Tabirat-ı garibe ile ilaç nakli. ‎Hasta-ciğerim, kokum tiryaktır, kurdularbürüncekli. İki bardak balıklı ayazma, sulu manastır, ‎kalfa kapusu murad savmaktır. Ertesi, Üsküdar’da Eski Çamlıcadan yedi kozalak, yalnız ‎selviden, toprak alem dağından bir karış Koca Yemişi. Çubuğunu kocası kendi eline ‎kesmelidir. Abdi’yi duyrurmalıdır, ”‎ der.‎ Bi-vakt Ayasofya, Et Meydanı, Firuz Ağa, Acı Hamam, Asmalı Mescid, Dikilitaş, Sedefciler, ‎Irgat Pazarı, Keresteciler aşub Kadın Çeşmesi, Okcularbaşı, Eski Darphane, Simkeşhane önü, ‎Sultan Bayezid Hamamı, Kıymacılar Kol. Tabanı yassı yeniçeri ağası tuttular. Bulunmak kabil ‎değil.‎ “Haseki Bostancısıyım, ”‎ diye düştü.‎ “Eve gönder!Tövbekar hanım villada ihtifa’acaiben. Garaib ademdir, kukladır.”‎ Villada da acaib oynadılar. Zarafetle kaçdılar. Oyun tamam, bahşiş.‎ “Bir dahi artık olmaz, ”‎ mırıldandı.‎ Anlattı: nakl-i macera. Eve geldi.‎ “Yetmiş yaşımda, elime daire aldım da oynadım, duydun mu?”‎ “ne zaman kavga olsa bunu söylersin.”‎ Murad da ayrıldı, Abdi Ağa’ya vardı. Pederinden kalan, Abdi Çelebi’nin Mısır’dan fazladan ‎getirdiğiyle zam, bedesten, dolap. Evleri durur kirada idi.‎ “Bir miktar akarat da kazan var, ”‎ der. Baki ömürlerin itmam.‎